Toplumsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplumsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2013

Ağaç

Küçükken evimizin karşısında boş bir arsa vardı. Henüz büyük şehirlerin her santimetre karesi apartmanla dolmamıştı. O arsada yalnız bir ağaç vardı. Hafif yana yatmıştı. Ulu, heybetli bir hali hiç yoktu. "Benim ağacım o." Hep böyle derdim. Ne ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Şehir çocuğuydum, hala anlamam ağaçtan hayvandan bitkiden. Ama başka bir çocuk gelip ağaca tırmanmaya çalışınca kavga etmişliğim bile vardı o benim ağacım diye. 

Sonra bir gün o arsaya bir apartman yapılmaya başlandı. Ağaç kesildi. "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" lafı ilk o zaman anlamlı geldi. 

İlk kesilen ağaç değildi o ağaç, son kesilen de olmayacak. İnsanlar dünyayı kendi yaşam tarzları için yüzyıllardır dönüştürüyorlar. Artık doğadan çok daha güçlüler. Dilersek bir anda dünyayı yok ederiz, bir günde dünyanın tüm ağaçlarını öldürebiliriz. Ama insan eskiden kendi yaşam ortamını yok edeceğinden korkmuyordu, artık bu korku içinde. 

Üç gündür İstanbul'da bir avuç ağacın kesilmemesi, Gezi parkının alışveriş merkezi yapılmaması için insanlar eylem yapıyor. Başta bir avuçtular, şimdi binler var. Gezi parkındaki ağaçlar kesilen son ağaçlar olmayacak. Bu ağaçlar kesilmesin diye çaba harcayanlar da ilk defa bu konuda tepki gösteren insan topluluğu değil.

Tepkileri bir şeyi açığa çıkardı, bu ülke de ağaçları savunmaya çalışsanız bile dayak, biber gazı ve tazyikli su yersiniz. 


Ben ülkem beton binalarla dolmasın, biraz hava alabileyim, ağaçlar hayatımın bir parçası olsun istiyorum. İnsan hırsının ve inadının ağır bastığı bir evrende yaşadığımızdan çok şey istiyorum belki. Ama bunu isteme, bunun için mücadele etme hakkım bir vatandaş olarak vardır. 

Buna karşı devlet çıkıp ağaçların kesilmesini hararetle savunun tek bir kademesi oldu, padişahımız. Onun savunması da "it ürür kervan yürür" oldu. Her hangi bir sebep, her hangi bir fikir, her hangi savunulacak bir anlayış yoktu her zaman olduğu gibi.

Binlerce insan da tepki göstermeye devam etti, devam ediyor.

Ben de tepki göstermeye devam ediyorum. Artık mesele ağaçların yaşaması mı, ağaçlar yaşasın diyen insanların şiddete maruz kalmaları mı sınır kayboldu. O sınır zaten belki hiç yoktu. Ağaçlar gitmeye başladığı zaman, bizi insan yapan şeyler de gitmeye başlamıştı zaten.

Ben şimdi Gezi Parkına/Kuğulu Park'a/Alsancak İskelesi'ne/Adana Atatürk Parkı'na/Eskişehir Eti Park'a/Konya Kültürpark'a/Antalya Cumhuriyet Meydanı'na/Bursa Kültür Parkı'na, Türkiye'nin her yerinde  ve dünyada buna tepki verenlerin toplandığı neresi varsa oraya gidiyorum. Ağaçlar için ve şiddete hayır demek için gidiyorum. Gelecek nesillerin de küçüklüklerinde birer ağaçları olsun diye gidiyorum. Küçükken senin de bir ağacın olduysa, hadi sen de gel.

22 Şubat 2012

Ben Şimdi Biraz

Ben şimdi biraz da
Senin için görüyorum;
Gökyüzünün parlak,
Bakış seken mavisini.
Ben şimdi biraz da
Senin için duyuyorum;
Gecenin o sarsak,
Yokuş çıkan ezgisini.
Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak



70'ler Türk şiirinin en güzel adamlarından biri yazmıştır bu şiiri, Metin Altıok. Adını mutlaka duymuşsunuzdur şiire biraz ilginiz varsa, ilginiz yoksa da duymuş olabilirsiniz. 


Şiiri Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Canserver'in başını çektiği İkinci yeni denilen 60-70'li yılların derin, yoğun, güçlü imgelerle süslenmiş ama gerçeklikle bağını koparmamış şiir anlayışı ile aynı çağa aittir. İkinci yeniden de etkilenip özellikle biçim olarak bir imgeyi, bir duyguyu kısa ve yoğun şekilde veren bir stil benimsemiştir. Ama onun imgeleri daha yalındır ve insanın duygusal dünyasıyla ilgilidir. 


Çok şey vardır Metin Altıok'un şiiriyle ilgili konuşulacak, tadına varılacak. Ama Metin Altıok'dan bahsetmeye başlayınca acı bir hikaye yarattığı tüm güzelliklerin önüne geçer.




1992 yılının Temmuz ayında alevler yükselir Sivas'da bir otelden. Mesele Hintli bir yazarın yazdığı ve İslamiyete hakaretler içerdiği için fırtınalar koparan ama gerçekten içinde ne yazdığını pek kimsenin bilmediği bir kitabın Türkiye'de yayınlanacağı haberiydi. Binlerce kişi kitabı çevireceğini ve yayınlayacağını söyleyen yazarın kaldığı otelin önünde toplandı. Saatlerce süren bir eylem yapıldı ve sonunda eylem lince dönüştü. Otel ateşe verildi. Asker, itfaiye yani devlet çok geç olduktan sonra yetişebildi.


O gece Sivas'da otelde kalan 36 kişi yanarak ya da dumandan boğularak öldü. Ölenlerin ikisi olayla ilgileri bile olmayan otel görevlileriydi, göstericilerden ya da linç girişiminde bulunanlardan ikisi de belli ki öngöremedikleri bir son yaşadılar ve yangında öldüler. Geri kalan 32 kişi nefret edilen o kitabı yayınlayacağını söyleyen yazarla birlikte Sivas'a gelen ve aynı otelde kalan insanlardı. Aralarında şairler vardı, bağlama ustaları vardı, gazeteciler vardı, karikatüristler vardı, eşlerinin dostlarının yanında Sivas'a gelenler vardı. Ölenler arasında 12 yaşında bir çocuk bile vardı.


O geceki katliamdan 52 kişi kurtuldu. Neredeyse hepsi yangından, dumandan, alevlerden etkilenmişti. Bir kısmı otelin arka penceresinden çıkarak BBP il başkanlığına sığınmışlardı. BBP'liler belki istemeyerek de olsa bu insanların hayatlarını kurtarmış ve yakılmamalarını ya da tekrar linç edilmemelerini sağlamıştı.


Kurtulanlardan bir kısmı ağır yaralıydı. Biri de Metin Altıok'tu bu ağır yaralıların. Bir hafta Ankara'da bir hastanede komada kaldıktan sonra öldü. En yakın arkadaşlarından birini ve bir çok dostunu o gece kaybeden yazar Rıfat Ilgaz aynı hafta rahatsızlandı. 82 yaşındaydı. Metin Altıok'dan iki gün önce o da hayata gözlerini yumdu.


Altıok'un kızı o yakıldığında 25 yaşındaydı. Yaklaşık aynı yaşta kaybettim ben de babamı. Ama onun yaşadıkları babasını kaybetmekten öte bir şeydi, anlayamam o yüzden nasıl bir şey yaşadığını. Tüm ülke bu görüntüleri seyredince inanamamıştı uzun süre, ateş her yere düşmüştü. Yine de yıllar sonra "Sizin hiç babanızı yaktılar mı?" diye sorduğu zaman Metin Altıok'un kızı suçlu suçsuz, üzülen üzülmeyen kimse cevap veremedi. 


Cevap veremeyeceğimiz başka bir şey de bu olayın ardından atılan adımlar. Devlet bu olayların önüne geçemedi. İnsanlar öldü. Olaylardan sonra devletin olayların önüne niye geçmediği ya da geçemediği çok konuşuldu. Kimse bir bahane bile öne süremedi. Tek söylenen göstericilerin çok kalabalık, polis ve askerin çok az olduğuydu. Hiç bir kamu görevlisi hakkında görevini yapamadığına ya da yapmadığına dair işlem yapılmadı. 90'lı yıllar zaten devletin halkıyla barışık olduğu yıllar olarak bilinmiyordu.


Tüm olaylar münferit bir toplumsal olay olarak nitelendi. Herhangi bir organizasyonun, herhangi bir grubun olayların çıkmasında sorumluluğu olmadığı, olayların içerisinde yer almadığı yargısına varıldı. 


190 kişi tutuklandı. 124 kişi hakkında dava açıldı. Yöneltilen suçlama "faili belli olmadan adam öldürmekti". 


Davanın ilk mahkemesi 1 sene sonra yapıldı. Mahkeme 1 sene kadar sürdü. Sanıklara en uzunu 15 yıl olmak üzere hapis cezaları verildi. Yargıtay bu kararı bozdu. Sanıklara "anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs" suçlaması yöneltilmesi gerektiğine karar verildi. Tekrar yapılan yargılama sonrasında 33 kişi idama mahkum edildi. Bu karar daha sonra idam cezasının kalkmasıyla müebbet hapis cezasına dönüşecekti. Geçen yirmi yıl içerisinde verilen karar iki kere daha Yargıtay'da temyiz edildi. Cezaların çoğu onandı, bir kısmı şekilsel ve mahkemenin eksikleri yüzünden bozuldu. Firari sanıkların ve azmettirici olarak görülen sanıkların dosyaları değişik aşamalarda ana dava dosyasından ayrıldı. 2004 yılında Türk Ceza Kanunun değişmesiyle birlikte sanıkların bazılarının hüküm giydiği suçlamalar TCK'dan çıktı ve sanıklar otomatikman tahliye edildi. 


Yıl 2012... Sivas Katliamı davası sona ermiş olsa da firari sanıkların yargılandığı ek dava hala devam ediyor. Aynı zamanda azmettirici olmakla suçlanan bir sanık olaydan sonra hiç yakalanamadı. Geçen sene Sivas'ta öldüğü ve gizlice gömüldüğü anlaşıldı. Ama devlet bunun doğru olup olmadığını bile hala belirleyemedi. Geri kalan sanıklar içinse zaman aşımı süresine ulaşıldı. Savcı resmen zaman aşımı talebinde bulundu, ama mahkeme sadece ölen azmettirici sanığın durumu belli olmadığından bu isteği reddetti ve davayı erteledi. 


13 Mart 2012 tarihinde davanın duruşması yapılacak. Büyük ihtimalle ölen sanığın durumu belli olacak ve zaman aşımı talebi kabul edilecek. Dava sona erecek. 


Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok babasını ondan ayıran bu davanın bitmemesi için elinden geleni yapıyor bu günlerde. Elinden davanın zaman aşımına uğramaması gelmeyecek bir mucize olmazsa. Ama yaptıkları Sivas Katliamını ve bu katliamla ilgili davayı, daha da önemlisi bu olayların ne anlama geldiğini anlamamız için bir fırsat.


Bu davanın zaman aşımı ile sona ermesi ne anlama gelecek? 


Olayda sorumluluğu olduğu düşünülen yedi kişi kaçarak herhangi bir ceza almaktan kurtulacaklar. Herhangi bir kamu görevlisinin, politikacının, askerin bu olaylarda sorumluluğu, ihmali ya da etkisi olduğu iddialarının hiç biri resmiyet kazanmamış olacak. 20. yüzyılın sonunda 35 kişinin linç edilmesi olayı basit bir toplumsal olay olarak tarih kitaplarına girmiş olacak.


Ama bunların hepsinden daha önemli bir sonucu var bu davanın sona ermesinin.


Politik görüşünüz ne olursa olsun, dini inançlarınız ne olursa olsun, kim olursanız olun farketmez. 35 kişinin canının alınması barbarlıktır. Sebepler, inançlar, kızgınlıklar bu oyunda sadece bahanelerdir. Türkiye Cumhuriyeti daha yüz yaşına bile girmemiştir. Bu güzel ülkenin bireylerinin, insanlarının, kültürünün, Metin Altıok gibi değerlerinin yok olmasını, katledilmesini engelleyecek tek bir güç vardır. Bu güç devlettir. Devletin görevi insanların söylediği, düşündüğü ya da inandığı her hangi bir şey yüzünden katledilmesini engellemektir. Bu görevini yerine getirememesi durumunda da bu konuda sorumluluğu, ihmali olanları cezalandırmak; bu tip olayların arkasındaki gerçek sorumluları bulmak devletin görevidir. 


Yirmi sene önce devlet bu görevlerinin hiç birini yerine getirmedi. Başbakan çıkıp da "Bu kadar insan bir futbol maçında da ölebilirdi" dedi. Çok şey değişti o zamanlardan. Ama bu davanın hala sonuçlanamaması ve zaman aşımına girmesi devletin bu görevlerini yerine getirmekte aslında çok fazla yol almadığını, bu görevlerin yerine getirilmesinde en önemli güçlerden biri olan adalet sisteminin işlemez halde olduğunu gözler önüne seriyor.


Bu olay bugün olsaydı belki biraz daha farklı yaklaşılacaktı, ama bu fark gerçek bir fark yaratacak kadar büyük olmayacaktı. Yirmi yıl önce bu 35 insan Türkiye'de yükselmekte olan muhafazakar dünya görüşünün bir gövde gösterisi olarak katledildi, insanların canları politik görüşlerin inançların gerisine itildi. Bugün de hukuk, adalet hala insanların canlarını şekilsel meselelerin, politikanın ve inançların gerisine koymaya devam ediyor. 


Ben Metin Altıok'u düşündüğüm zaman şiirlerinden birini düşünmek istiyorum. Nasıl hayatını kaybettiğini ve devletin bundaki sorumluluğunu sorgulamak istemiyorum. Daha da önemlisi bu kaybedilen candan ders çıkartılmasını ve devletin devletliğini bilmesini istiyorum, benim devletim olmasını istiyorum. Başka Metin Altıok'ların, başka Asım Bezirci'lerin, başka Hasret Gültekin'lerin katledilmeyeceğinden, devletin böyle bir şeye seyirci kalmayacağından emin olmak istiyorum.


Bu yüzden 


Sivas Katliamı Davasında Zaman Aşımına Hayır!


#zamanaşımınahayır



20 Mart 2010

Türkiye'de Hukuk

Bu hafta yaşanan dört olay var Türkiye'de uzaktan takip ettiğim. Belki ortak özellik az. Ama bana aynı şeyi hissettirdiler nedense.

Pazar Günü...

İstanbul'da oynanan İstanbul Büyükşehir Belediyespor - Diyarbakırspor maçı taraftarın sahaya girmesinden dolayı yarıda kaldı. Ligin ilk devresinde Bursa'da oynanan Bursaspor - Diyarbakırspor maçında başlayan gerginlik bir önceki hafta Diyarbakırspor - Bursaspor maçında zirveye ulaşmış ve bu maç da yarıda kalmıştı. Türkiye Futbol Federasyonu Diyarbakır-Bursaspor maçı ile ilgili kararını henüz vermemişti ama Diyarbakırspor'un hükmen mağlup olması bekleniyordu. Aynı olayın ikinci defa tekrarlanmasıyla Diyarbakırspor küme düşme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.


Pazar Günü...

İstanbul'da oynanan Galatasaray-Ankaragücü maçı sırasında tribünde büyük bir kavga çıktı. Bir taraftar tribünde başka bir taraftarı polis kamerasına da yansıyan görüntülerde tekme tokat dövdü. Dövülen taraftar daha sonra tribünden yaklaşık 20-30 m. lik bir yükseklikten aşağı düştü. Ağır yaralanan taraftar hayati tehlike yaşamadı. Olayın sebebinin taraftarın Beşiktaş'lı olması ve Galatasaray'a küfür etmesi olduğu iddia edildi. Taraftarın ağabeyi ise kardeşinin Galatasaray'lı olduğunu, siyah beyaz bir mont giyiyor diye dayak yediğini ve tribünden aşağı atıldığını açıkladı. Kavgaya karışan taraftar hakkında "kasten adam yaralamak" suçundan dava açıldı.


Salı Günü...

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu (Yarıda kalan maçları değerlendirip sonuca bağlamaya yetkili kurum) Diyarbakır-Bursaspor maçı ile ilgili kararını açıkladı. Diyarbakırspor hükmen yenik ilan edildi Karar Futbol Müsabaka Talimatı'nın 20. maddesi, 1.fıkrası, b bendine dayanıyordu. Yani:

Seyircilerin taşkın ve edebe aykırı hareketleri ile birlikte müsabakaya müdahaleleri
sonucunda müsabakaya devam edilmesi olanağının kalmaması, hallerinde
müsabakayı tatil ettiğini ilan eder. Bu hallerde TFF Yönetim Kurulu, ihlali
gerçekleştiren takımlardan birinin veya her ikisinin hükmen yenik sayılmasına ve
ayrıca olayın durumuna göre galibiyet halinde verilen puan kadar puan tenziline karar
verebilir. Eğer müsabaka eleme usulüne göre düzenlenmişse, takım bu
müsabakalardan ihraç edilir ve ertesi yıl aynı mahiyetteki müsabakalara katılamaz.
Play-Off sisteminde oynanan müsabakalarda ertesi yıl aynı mahiyetteki
müsabakalara katılamama kararı verilemez.

Bu karardan sonra Diyarbakırspor küme düşecek mi tartışmaları yoğunlaştı.

Çarşamba Günü...

ODTÜ'de öğrenciler Ankara Büyükşehir Belediyesinin toplu taşım konusundaki ücret politikasını protesto etmek için otobüslere bilet kullanmadan binme eylemi yaptılar. Otobüs şöförleri öğrencileri eylemden vazgeçmeleri için uyardı, eylem devam edince de kontak kapatıldı. EGO yetkilileri gelip olayı çözmeye çalıştı fakat eylem devam etti. Bunun üzerine polis yüzden fazla öğrenciyi gözaltına aldı. Öğrenciler ifadeleri alındıktan sonra herhangi bir suçlamada bulunulmadan serbest bırakıldılar. Melih Gökçek olay üzerine "olayların devam etmesi halinde üniversitelere EGO otobüsleri göndermeyeceğini" çok üzülerek (!) açıkladı. 

Çarşamba Günü...

Recep Tayyip Erdoğan Ermenistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler ve çeşitli ülkelerin parlementolarında görüşülen Ermeni Soykırımı (pardon Sözde Ermeni Soykırımı) kınama tasarıları ile ilgili şu açıklamayı yaptı:

Ülkemde, 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu yüz binine hadi siz de memleketinize diyeceğim, bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar. Ülkemde de tutmak zorunda değilim.

Perşembe Günü...

Türkiye Futbol Federasyonu Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu Galatasaray A.Ş.'ye Galatasaray-Ankaragücü maçında çıkan olaylar sebebiyle 100.000 TL para cezası verdi.

Cuma Günü...

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu, İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Diyarbakırspor maçı ile ilgili kararını açıkladı. Karşılaşma tatil edildiği andaki sonucuyla tescil edildi. Karar Futbol Müsabaka Talimatı'nın 21. maddesine dayandırılıyordu. Yani:

TFF, 20. maddede belirtilen hallerin dışında ortaya çıkan zorlayıcı sebepler
dolayısıyla müsabakanın yarıda kalması halinde ise yarıda kalan müsabakanın başka
bir günde yarım kaldığı andaki şartlarla tamamlanmasına, yeniden oynanmasına
veya müsabakanın yarıda kaldığı andaki sonucu ile tescil edilmesine karar verir.

 20. maddeyi de bir daha baştan sonra aktaracak olursam:

Müsabaka hakemi;
a) Müsabakanın, kulübün futbolcusu, yöneticisi, teknik adamları ile diğer kişilerin ayrı
ayrı veya birlikte hakeme veya rakip takım futbolcu ve mensuplarına fiili eylemde
bulunmaları, kavgaya sebebiyet vermeleri ve bu eylemleri dolayısıyla müsabakaya
devam edilmesi olanağının kalmaması,
b) Seyircilerin taşkın ve edebe aykırı hareketleri ile birlikte müsabakaya müdahaleleri
sonucunda müsabakaya devam edilmesi olanağının kalmaması, hallerinde
müsabakayı tatil ettiğini ilan eder. Bu hallerde TFF Yönetim Kurulu, ihlali
gerçekleştiren takımlardan birinin veya her ikisinin hükmen yenik sayılmasına ve
ayrıca olayın durumuna göre galibiyet halinde verilen puan kadar puan tenziline karar
verebilir. Eğer müsabaka eleme usulüne göre düzenlenmişse, takım bu
müsabakalardan ihraç edilir ve ertesi yıl aynı mahiyetteki müsabakalara katılamaz.
Play-Off sisteminde oynanan müsabakalarda ertesi yıl aynı mahiyetteki
müsabakalara katılamama kararı verilemez.
(2) TFF Yönetim Kurulu, 1. fıkrada öngörülen tüm durumlarla ilgili olarak karar verirken,
müsabakanın hakemlerinin, gözlemcilerinin, temsilcilerinin, Merkez Hakem Kurulu ve
Temsilciler Kurulu Üyelerinin, Disiplin Müfettişlerinin ve ilgililerin raporlarını ve her
türlü delili göz önünde bulundurur.
(3) TFF Yönetim Kurulu, yaptığı değerlendirmede, maçın tatil kararlarını uygun
görmediği takdirde, maçın tekrarlanmasını veya yarıda kaldığı anki sonucu ile tescil
olunmasına karar verebilir.
(4) Bu maddede belirtilen sebeplerle aynı sezonda ikinci kez müsabakanın
tamamlanamamasına sebebiyet veren takımlar, bulunduğu sezonda müsabakalardan
çıkarılarak, bir alt lige düşürülür ve bu takımla müsabakası olan takımlar müsabaka
yapmaksızın hükmen galip sayılırlar. Bu durumda olan takımların takip eden sezonda
müsabakalara alınıp, alınmaması konusunda TFF Yönetim Kurulu karar verir. Alt lig
bulunmaması halinde kulüpler bir yıl(sezon) müsabakalara alınmazlar.

Şimdi ben hukukçu değilim. Ama bu olaylar hakkında kafamda aynı sorular dönüp duruyor:

Diyarbakırspor'un oynadığı iki maçta yaklaşık aynı olaylar yaşanırken nasıl oluyor da Türkiye Futbol Federasyonu iki ayrı karar verebiliyor?

İ.B.B.-Diyarbakırspor maçı ile ilgili verilen kararda atfedilen 21. madde maçın "Seyircilerin taşkın ve edebe aykırı hareketleri ile birlikte müsabakaya müdahaleleri" durumu dışındaki durumları düzenliyor. Türkiye Futbol Federasyonu nasıl oluyor da bu maddeyi İ.B.B.-Diyarbakırspor maçı ile ilgili karar vermek için kullanabiliyor?

Galatasaray klübüne para cezası verilmesinin, saha kapatma veya seyircisiz oynama cezası verilmemesinin altında yatan sebep nedir? Türkiye Futbol Federasyonu Beşiktaş ve Fenerbahçe klüplerine daha önce sahalarında tribünde ya da saha dışında meydana gelen benzer olaylar ( İstanbul İnönü Stadyumunda bir Beşiktaş maçında tribünde çıkan ve bir taraftarın ölümüyle sonuçlanan olay, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu çevresinde bir Fenerbahçe maçı esnasında çıkan ve bir taraftarın yaralanmasıyla sonuçlanan olay) ile ilgili futbolu şiddetten arındırmak maksadıyla klüplere saha kapatma cezaları vermişti. Bu maçtaki olaylar futbol şiddeti kapsamına girmiyor mu?

Melih Gökçek ya da Ankara Büyükşehir Belediyesi istediği yere toplutaşım hizmetini istediği zaman kesme yetkisine sahip midir? Toplutaşım belediye tarafından ücret karşılığında ve keyfi oalrak yapılıyorsa kamu hizmeti kapsamında sayarak yanılıyor muyuz?

Türkiye'de yüz bin kaçak Ermeni olduğu biliniyorsa, ve Türkiye istediği bu insanları sınırdışı edecek güce sahipse bu gücü niçin kullanmıyor? Bu insanların Türkiye'de kalıp kalmamaları çeşitli siyasi durumlara ya da Recep Tayyip Erdoğan'ın isteğine mi bağlıdır?

Aslında soruların hepsinin cevabını biliyoruz. Hukuk insanların ortak iyiliği için konulan ve kurumlar tarafından savunulan kurallar bütünüdür. Ama kurumlar kuralları savunamadıkları zaman ne olur? Futbol maçlarında bir yanlış karardan sorna arka arkaya yanlış kararlar veren hakemlere olan olur. Yanlış ve hukuksuz bir karardan sonra kurumların verdikleri kararlar hukuk çerçevesinden çıkar ve bir nevi huku dışı adalet kavramına dayanmaya başlar. Hukuk dışına çıkıldığı zaman da komedi başlar.

Ondan sonra Türkiye Futbol Federasyonu Diyarbakırspor'un alt lige düşmesinin siyasi boyutunu düşünerek kural kitabında yazan kurala gözünü kapatır (Not: Bu siyasal gerekçelerin ben de arkasındayım. Fakat hukuk pahasına değil)

Ondan sonra Türkiye Futbol Federasyonu futbol sahalarında şiddeti önlemeyi tribünden atılan taraftarın montu siyah beyaz olduğu için bir süre askıya alır.

Ondan sonra Melih Gökçek her sabah otobüs seferlerini baştan düzenletebilir.

Ondan sonra Recep Tayyip Erdoğan kafası kızması halinde görevi olan işleri yapmaya başlayacağına dair tehdit savurabilir. 

Bize ne kalır... Bize de Türkiye'de her an her şeyin olabileceğini, hukuk diye bir şeyin olmadığını idrak etmek.

Egemenlik kayıtsız şartsız kaosundur.

4 Ocak 2010

Sanatçı Duruşu


Bono'nun bir açıklaması çıktı bugün aynen aktarıyorum Bono'nun lafları ile birlikte AfterDawn.com'da çıkan haberi:

Rock star Bono, of the group U2 made some interesting quotes today, in regards to illegal file sharing and the music and movie industries.

"The only thing protecting the movie and TV industries from the fate that has befallen music and indeed the newspaper business is the size of the files," says Bono, adding that in just a few years, bandwidth will be so abundant, and connections so fast that entire movies can be downloaded in under a minute, regardless of size.

"A decade's worth of music file-sharing and swiping has made clear that the people it hurts are the creators -- in this case, the young, fledgling songwriters who can't live off ticket and T-shirt sales like the least sympathetic among us," he added.

Bono does believe that Internet content can be tracked, and cited the US' effort to stop child pornography as well as China's to suppress online gaming and pornography.

"Perhaps movie moguls will succeed where musicians and their moguls have failed so far, and rally America to defend the most creative economy in the world, where music, film, TV and video games help to account for nearly four percent of gross domestic product,"
Bono concluded.

Bono'nun Kuzey İrlanda meseleleri ile uğraştığı günler çok daha güzeldi itiraf etmek lazım. Dünyayı kurtarmaya soyundu sonra, şimdi de gariban müzisyenlerin haklarını savunuyor. Alkış!

Büyük usta Bono, riyakarlığı da vergiden düşebiliyor musun acaba?

Bono'nun söylediklerinin hepsi teknik olarak doğru. Evet müzik piyasasında korkunç bir file-sharing piyasası var. Film, TV ve video oyunları piyasasında boyutlar yüzünden daha az bir hacim var.

Peki bunu çıkıp söylemek Bono bey'in ne kadar hakkıdır?

Bono bey ve dünya eğlence piyasasını yönetenler, altı büyük film dağıtıcısı, dört büyük müzik dağıtıcısı ve video oyunları sektöründe yavaş yavaş oluşmaya başlayan kümelenme sonrasında yakında ortaya çıkması beklenen beş-altı büyük dağıtıcıdan oluşn kartel sektör ve dünya gerçekleri konusunda herşeye napster diye bir şey çıktığından beri kulak tıkıyorlar ve anca arada bu tip çıkışlar yapmayı biliyorlar.

10 sene öncesine kadar bu beyefendilerin işleri işti. Orta karar bir müzik albümü 15$'a, Türkiye şartlarında bugün parasıyla 30-40 TL'ye satılıyordu. Bono bey kendini acındırsa da herkes 60, 70 ve 80'lerde müzisyenlerin nasıl yaşadığını biliyor. Müzik piyasası zenginlik, lüks, bohem hayat tarzı üzerine kuruluydu. Bu değirmenin suyu da çok çalışmaktan gelmiyordu tabi ki. O zamanın müzisyenlerine ne kadar saygımız sonsuz olsa da uyuşturucu bağımlısı moronlar olduklarını görmek için "The Osbornes" seyretmek yeterli.

Resmiyete dökelim isterseniz:


Uzun ve resmi dille yazılmış bir yazı ama tek cümlesi vurucu:

The FTC estimates that U.S. consumers may have paid as much as $480 million more than they should have for CDs and other music because of these policies over the last three years.

Film endüstrisinde de işler farklı değil, video oyunları endüstrisi de geriden gelse de yakında işler benzer hale gelecek gibi görünüyor.

Ha ne değişti. Dünya küreselleşti. Bu kazançların hepsi büyük eğlence kartellerinin dünyanın üzerindeki dağıtım ağın ellerine tutmalarının bir sonucuydu. EMI kaset çıkartmazsa nereden dinleyecektik İngiliz alternatif akımını. EMI'da fiyatı istediği gibi belirliyordu bunu bildiğinden.

Napster kurbandır bu değişimde. Karteller kafası çok da çalışmayan bir iki müzisyeni de yanlarına alıp bu yılanın başını ezersek kazançlarımızı koruruz diye ellerinden geleni yaptılar. Gavurun dediği gibi, "They had a valid case". Ama dünya değişirken Napster kapanmış açılmış kimin umrunda.

Napster'dan sonraki 10 yıla bakın. Değişim giderek yayılıyor artık. Giderek müzisyenler albümlerini daha özgür şartlarda yayınlamaya başladılar. Hala kartellerin kontrolünde olsa da dijital müzik yayın platformları her şeyi kolaylaştırıyor. Bir albüme 30-40 lira vermeyi gerekli kılacak tek sebep Türkiye gibi hem medeniyetten nasibini almamış hem de büyük kartellerin küçük takipçilerinin değişimi geciktirerek kazanç sağlamaya çalıştıkları ülkelerde yaşamak.

Böyleyken Bono bey çıkıp aynı şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bono bey, siz sırf o çok sevdiğinizi söylediğiniz İrlanda'ya vergi ödememek için tüm kayıt, yayın vs. süreçlerinizi Hollanda'ya taşıdınız. Sonra da bunu "Herkes böyle yapıyor" diye savundunuz sadece. Çıkıp da şimdi kimi hangi konuda nasıl eleştiriyorsunuz.

Dünya değişiyor. Daha da değişecek. Müzik piyasasındaki bu düşüş dibe vurana kadar devam edecek, neyi ne kadar engellemeye çalışırsanız, ne yaparsanız yapın. Ve doğru bir tahmin yapmış Bono bey, film, TV ve video oyunları sektörleri de bundan daha fazla etkilenecek gelecekte. Bant genişlikleri artıyor. Ve nasıl müzikte dosya boyutları büyümeyi bıraktıysa bir yerde filmlerde de dosya boyutları büyümeyi bırakacak.

Eğer karteller ve onun şakşakçısı sanatçılar sadece "Ühü, nerde o eski günler, ne güzel kazanıyorduk" diye düşünmeye devam ederlerse Bono bey gibiler daha çok çıkıp medyaya ağlayacaklar bu değişimler olurken.

Ama oturup da biraz kafalarını çalıştırırlarsa dünyadaki hiç bir değişimin öyle kanunlarla, caydırıcılıkla vs. durdurulamadığını görecekler.

Durdukları yeri iyi belirlesinler lütfen. Bono tek örnek değil burada. Özellikle film endüstrisinde milyon dolarlık filmde sadece çay kahve yapan adam da çalışıyor. Ama bir filmin getirisi 200 milyondan 150 milyona düştüyse ve koca stüdyo bu parayı bu tip adamlardan çıkartmaya çalışıyorsa orada filesharing yapan adamı da suçlamasınlar gidip.

Kartelcilik, sömürü geçen yüzyılda, hatta bir öncekinde kaldı Bono bey. Sen ve sözcülüğünü yaptığın karteller önce bir kendinize çeki düzen verin, biraz hayatın gerçeklerine uydurun kendinizi, kar maksimizasyonunu bırakın. Halk da saygı duyar size o zaman, insan gibi gidip değeri neyse onu verir emeğinize.

29 Mart 2009

12 Eylül

Tarih Osmanlı İmparatorluğu'nun fethettiği ülkelerden ibaret değildir. Tarih bugüne nasıl geldiğimizi, neyin nasıl olduğunu ve neyin neden olmadığını açıklar bize. Bakmayı bilmek gerekir sadece...

Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın yaptığı Demirkırat belgeseli 1989 senesinde, Adnan Menderes'in mezanının Devlet Mezarlığı'nda yapılan bir anıt mezara taşınması esnasında başlayan "Menderes ve Demokrat Parti" tartışmaları arasında yapılmıştı. O zamanlar Birand tecrübeli gazeteci, Dündar ise genç yardımcısıydı. Belgesel Atatürk'ün ölümü ile başlıyordu. İsmet İnönü ve tek parti dönemi, ilk çok partili seçimler ve 1950-1960 yılları arasındaki DP iktidarı bilinen ve bilinmeyen yönleriyle ele alınıyordu. Yassıada İdamları belgeselin son bölümünü oluşturuyordu.

Belgesel çok ses getirdi. Çünkü belgeler ve tanıklar üzerinden toplumsal hafızada unutulmakta olan ama Cumhuriyet tarihindeki bir çok önemli olayın geçtiği bir dönemi tarafsız ve insancıl bir gözle ele almıştı Birand, Dündar ve Çaplı.

Demirkırat'tan üç sene sonra aynı ekip bu sefer de 12 Mart sürecini belgesel haline getirdiler. Daha güncel bir dönem olması ve bir çok tanığın hala hayatta olması dolayısıyla Demirkırat'dan daha görsel yanı güçlü bir belgesel çıktı ortaya. Belgesel Demirkırat'ın bıraktığı yerden alıyor, 60'ları tüm karmaşık siyasi havasıyla, dünya ile birlikte Türkiye'de yükselen solun hikayesiyle, Talat Aydemir ve Harbiye'nin bu resimdeki yeriyle ve toplumsal barışın nasıl bozulmaya başladığını gözler önüne sererek ayrıntılarıyla işliyordu. Belgesel Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı ile sona eriyor, bu anlamda Demirkırat ile paralel bir kurgu izliyordu.

Bu belgesellerin son halkasını Birand'ın, Hikmet Bila ve Rıdvan Akar ile ortaya çıkardığı 12 Eylül belgeseli. Bu belgesel de 12 Mart süreci ve İsmet Paşa'nın ölümü ile başlıyor, 12 Eylül'e gidilen süreçte yaşananlar, ülkede süren adı konulmamış iç savaş tüm dehşetiyle ortaya konuluyor. Belgesel 1983 seçimlerinin sonunda Turgut Özal'ın başbakan olmasıyla sona eriyor.

İki şey çok acı aslında.

Biri cumhuriyet tarihi denilen dönemin en önemli tarihi kaynaklarının bu üç belgesel olması. Bu belgesellerin ele aldıkları noktalar ve cumhuriyet tarihi ile ilgili bir çok şey karanlık ve bilinmezliklerle dolu.

İkinci acı nokta ise Türkiye Cumhuriyetinin yakın tarihini anlatmaya soyunan bu belgesellerin aslında bir darbe belgeseli serisi olması. Tabi bu Birand'ın değil Türkiye'deki demokrasi anlayışının bir ayıbı.

Bu belgesellere DVD ve kitap olarak ulaşmanız mümkün.

Youtube üzerinde 12 Eylül belgeseli bölümleri yer almakta.

28 Ekim 2008

Sansür


Yasaların avukatların, savcıların ve hakimlerim oynadıkları bir tür oyunun kural kitabı olmaktan öteye gitmediği noktada hukuk ve adalet kayıplara karışıyor. Çünkü yasalar bir amaç için yapılır, bir amaç için yürütülür, bu amaç da toplumun iyiliğidir. Türkiye'de değil ama...

Hayata bakışımız o kadar küçük ki, zaten kimse düşünmedi Internet ile ilgili ilk yasal düzenlemenin Türkiye'yi bilişim toplumu olma yolunda ilerletecek, Internet'e destek verecek, e-dönüşüm'ü gerçekleştirecek bir atılım olacağını. Ama bu kadarını da beklemiyorduk.

Ama yasalar insanların kafasında varolduğu sürece anlamlıdır işte. Siz ne kadar herşeye bir yasa yapsanız da, bir gün öyle bir durum olur, öyle bir teknoloji çıkar, öyle bir şey gelir ki bırakın yasa yapmayı anlayamazsınız bile. Yasaların anlamı içinize sindiyse o anlaşılmaz şeyi bile etik ve adalet kavramı içerisinde değerlendirebiliriz hakimiyle, yasa koyucusuyla, vatandaşıyla. Ama yasalar ciltlenip kütüphaneye konulmak için yapıldığında aynen böyle durumla ortaya çıkar.

Günümüzde kitaplara, dergilere vs. bile böyle bir sansür uygulanmıyor. Ama bu sansür bambaşka bir dünya olan Internet'e uygulanmak isteniyor. Bu yasayı koyan, uygulamaya çalışan ve bu yasanın kötü yanlarını sömürmeye (exploit etmeye) çalışanlara bir haberim olacak, İnternet dünyanın şeklini değiştirmekte, anlayamasanız bile. Siz de ya "Korku İmparatorluğunu" korumak için değişime sonuna kadar karşı çıkarsınız ve selin önünde duran baraj konumuna düşersiniz ya da biraz kafalarınızı yenilersiniz ve takdirler kazanırsınız, seçim sizin.

Bu yasaklar, sansürler hakkında bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü hiçbir tarafından tutulacak bir yanı yok. Ne sebeplerinin, ne yapılış şeklinin, hem de teknolojik olarak yasağin uygulanış biçiminin. Bazı kaynaklarda yazıldığı gibi gerçekten korsan televizyon yayınının blogger üzerinden yayınlanması gibi bir hadise varsa onun da savunulacak bir yanı yok. Bilmiyoruz bu işi galiba. Yok bir Internet kültürümüz.

Ama çözüm bu mu. Bu sadece "Korku İmparatorluğu" projesinin yeni bir perdesi.

11 Ağustos 2008

Öteki

Maraş, Sivas, Çorum, Başbağlar, Güngören, Hrant Dink, ve diğerleri. Bir insan bir insanı gözünü kırmadan katleder. Ve bizde bir tedirginlik bile yaratmaz bazen. Tedirgin olmamız lazım mı acaba?

Olaya "insanlar öluyor" şeklinde bakarsak tüm bu olaylar hakkında herkes duyarlı fazlasıyla. Güngören'deki görüntüler hangimizin aklına kazınmadı ki.

Ölenin kimliği de bu olayda bence önemsiz. Güngören'de ölen kardeşlerimizle Maraş'da ölen kardeşlerimizden hangisini diğerine tercih edeceğiz. Sivas'ta ölenlerle Başbağlar'da ölenleri ya da. Böyle bir muhasebe yapamayız. Tershanede ölen işçinin kaderi ile konsoloslukta ölen polisin kaderi çok da farklı değil aslında. İkisi de ekmek parası için çalışırken ister istemez hayatını ortaya koymuş ve ucuz bir şekilde can vermiş.

Fakat olaya biraz daha yukardan toplumsal yapı açısından bakacak olursak bu olayların bazıları bence daha vahim. Amerikan konsolosluğuna saldırıyı yapan ya da 3 sene önceki İstanbul bombalamalarını yapan insanlar ortalığa bir anlık korku salmak dışında hiçbir şey beceremediler. (Toplumsal açıdan konuştuğumun altını çizeyim. sebep oldukları ölümleri ayrı tutuyorum) ama Hrant Dink'i vuran kişi tek kurşunla Türk toplumundan o kadar çok şeyi degistirdi ki. Bir anda toplum ikiye bölündü bir çözeltiye çöktürücü karıştırmışsınız gibi. Bir kısım "Hepimiz Ermeniyiz!" derken diğer kısım da Dink'in katiliyle fotoğraf çektirme yarışına girdi.


Türkiye'nin şu andaki en büyük problemi kardeşliğin kaybolmuş bitmiş olması. İrtica filan bunun yanında bence fasafiso. Tabi irtica'nın da bu problemle kesişen bir yönu var. Ama esas problem Türk'un Türk olmayana "öteki" muamelesi yapması, Ataturkçu kesimin Ataturkçü olmayana "öteki" muamelesi yapması, dindar kesimin dindar olmayana "öteki" muamelesi yapmasi, zengin olanın olmayana "öteki" muamelesi yapmasi. O kadar çoğaltılabilir ki, erkeğin erkek olmayana "öteki" muamelesi yapmasına kadar bile gider.

İşte bu gözlükten bakınca şahsen benim gözümde Dink suikasti, Maraş katliamı, Çorum katliamı ve bir yere kadar Güngören bombalaması diğer olaylardan ayrı yerlerdeler. Bu coğrafyada hep insanlar ölür ve heröolen insan bu toplumdan bir şeyler götürür, masumiyetimiz biraz daha kaybolur. Ama bazı ölumler vardır, bazı cinayetler vardır ki çok fazla sey götürürler, hem birey olarak hepimizin içinden hem de toplumsal benliğimizden. Çünkü el-kaide gibi bir örgütün gelip Türk vatandaşlarını öldürmesinden daha acı tek şey birlikte yaşayan insanların, birlikte yaşadıkları insanları öldürmeleridir. Çunku ben bu olaylara bakınca şunu görüyorum, o kadar "öteki" olmuşuz ki birbirimizin gözünde vahşice can vermemiz bile önemli değil artık.

Bu yuzden bazi acılar daha acı. Çünkü bazi acılar yara kapanırken duyulur, bazıları daha yeni açılmaya başlamışken. Ben acırken bu ölümlere en çok buna acıyorum işte, bir yaranın açıldığına.