Shuffle
Lyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Şubat 2013
Shuffle X
X.
Gate'in önüne iki görevli geldi. Aralarında konuşmaya başladılar. Belliydi ki bir süre sonra uçağa almaya başlayacaklardı.
Ve David Gilmour Wish You Were Here'in akustik gitarını çalmaya başladı.
Herhalde yazılmış en güzel şarkıydı bu. Özlemek böyle bir şeydi. Ama özlemek asla basit bir şey değildi. Bir insanda ya da bir şeyde ne kadar kendinden bir parça varsa onu o kadar çok özlerdin. Syd'i kim bilir ne kadar özlemişlerdi başka kavgalara dalmadan önce.
O da özlüyordu B.'yi. Tüm bu hissettikleri tam da onu özlemeyle alakalıydı. Onu özlemek yönlendirmiyordu hayatını. Zaten eğer yönlendirseydi bu hep hissedeceği bir his olurdu, böyle bir anda kendi şarkıları arasından çıkan bir iki şarkının karnına yumruk gibi inmesi olmazdı.
Biraz sonra gate açıldı ve uçağa alınmaya başladılar. İlk girip uçağa yerleşenlerden biriydi. Uçağa binmek bu hislerin dağılmasına yol açmadı ama. Bu hisler daha aylarca kalacaklardı.
Daha gençken böyle hissettiği zamanlarda hep geleceği düşünürdü ve bu hislerle birlikte gidecek bir hikaye yazardı. Bu kadar şey hissedilirken bir şey yaşanmadan devam edilemezdi ona göre yaşamaya. Mutlaka bir hikaye de eşlik etmelitdi bu hislere. Ve o hikaye başladığı zaman artık her şey onun ellerinde olacaktı. Hikayenin sonunu o yazacaktı. Her şey güzel olacaktı.
Ama hikayeler hislerle sınırlanmıyordu. Kendi geleceklerini yaşıyorlardı. Haftalarca aylarca bu hisler içinde kalmaya devam etti aynı şiddetiyle. Ama yeni bir hikaye yazılmadı hiç. O sayfa boş kaldı hep.
Yaz bitti sonbahar geldi. Yazılamayan yeni hikayeler onu ister istemez eski hikayelere dönmeye itti. Çok sefer balkondan dışarı bakıp "Geçen sene bu zaman..." diye düşündüğü oldu, mutlu anları ve acıları ayrılmaz bir şekilde birlikte hissederek. Çok orada olmasını istedi.
Ama hep sustu. Bir kere sadece bir şarkıyı yaşamaya cesaret edebildi. Onunla ilgili bir çok şeyi tanımladığı bir şarkıyı. Kendinden olmayan bir şeydi ona söyleyebileceği tek şey. İçindeki her hangi bir şeyin kaçıp ona ulaşmasına izin veremezdi.
Doğumgünü yaklaştı. Onlayken de onla değilken de aynı senaryo işlemişti. Doğumgününe yaklaştıkça herşey derinleşeceğine soluklaştı. O gün hiç bir şey hissetmediğini farkedince çok şaşıracaktı ve o ağustos günü uçağa bindiği zamanki hislerini düşünecekti.
Uçağın koltuğunda otururken içinden bir şeyler boşalmış gibiydi. Çok zamandır içinde tutuyordu tüm bu zihnini işgal eden imgeleri. Bugün hepsi çıkmıştı açığa. O an kalbi geçmişten dolayı kanayan bir adamdı. Gelecek aklının ucundan bile geçmiyordu. Geleceğin başladığı an da tam o uçağa binmek için yaptığı yolculuktu.
O gün evine geri gelen adam tüm her şeyi daha içine sindirmiş bir adamdı. En sonunda B.'ye söylediği şeyi yapabilmişti. Barışmıştı her şeyle, barışması için de kanaması gerekmişti. Sonrasında imge halini almaya başladı yavaş yavaş hikaye.
Zihninin bir tarafı hep o günlere aitti. Unutmaya inanmamıştı hiç zaten. Bir hayaleti besliyordu gerçekten. O günlerdeki adamın hayaletini. Çünkü dokunduğunuz tenin kalmadığı bir dünyada gerçeklik o dokunuşun algınızda bıraktığı iz oluyordu. Şikayet etmedi bundan hiç. Her zaman ince şeyleri ve bu inceliklerin anlamlarını biriktirip silmemeye inat etmişti. Yine böyle oldu. Bir süre sonra harfler ve şekiller belirsizleşti. Hatta bazen hatırlamakta güçlük çektiği bile oldu.
Kalan izler de zamanla silinecekti belki. Ama sonsuza kadar yaşamayacaktı ki zaten, aksini düşünmüyordu bile. O sıcak gün onun hayatından tüm eksilenlerle ve onların yerlerini alanlarla bir hesaplaşması olmuştu. Dünyanın öbür ucundaki o havalanında kaldı tüm gözyaşları ve gülümsemeler. O günden sonra ne zaman gümrükten geçse o güne gitti aklı.
Hikayenin bir sonu olmadı. Hayat oyunlar oynamaya devam etti. Zihnini yeni şeylere mahkum etti. Kalbi isyan etti dönem dönem buna. Doldu. Patladı. Boşaldı. Zaten başka türlü olmasını da beklemiyordu. Şimdiye kadar ne olmuştu da o günden sona olacaktı.
- S O N -
1 Kasım 2012
Shuffle IX
IX.
Olan olmuştu artık, bunu düşündü. Ne istiyordu acaba. Kızdı bir an. Kime ya da neye kızdığını bilmiyordu. İnsanın hayatının bu kadar değişken olması onun kaderi miydi. Biraz önce kendini böyle tanımlamışken ayıptı kızması belki. Yine de bazen daha iyisini istiyordu işte. Zor kısım üzülmek, hayal kırıklıkları ya da kaybetmek değildi belki. Zor kısım her seferinde baştan başlamaktı.
Baştan başlamak da kolay olmuyordu. Ayakta durmak başka bir şey, ilerlemek başka bir şeydi belki de. Baştan başlamak ise ikisinden de farklıydı. Bir insan hiç olmamış gibi nasıl davranılırdı ki? Ya da başka bir insanı isteyince daha öncekileri unutmuş mu olurdun.
B. ile kurdukları şeyin yaşama şansı olmamasının en önemli sebebi belki geçmişe de geleceğe de ait olamamasıydı. Bilmiyordu o nasıl görmüştü. "Herhalde bu kadar karmaşık düşünceleri hiç olmamıştı onun" diye geçirdi içinden. Onun içinse önce geçmiş daha önemliydi. Bir çok şeyi kabullenip de B. ye döndüğünde de geleceğe bakacak halleri kalmamıştı galiba.
Gidip kapısına "I want you" desene diyordu sanki Dylan. Hayat herhalde hiç böyle ilerlemiyordu ama. Ne istiyordu ki gerçekten? Buna cevap verememesi tuhaftı. Belki onu o yüzden kaybetmişti. Belki her zaman bu yüzden kaybetmişti. Ona göre değildi istemek. İsterdi. Ama istediği için mücadele etmek hayatın basit gerçeği olarak öğretilmemişti ona.
Yavaş yavaş yaklaşıyordu X-ray cihazına. Tüm seyahat boyunca işlerin en yavaş ilerlediği bölümdü bu herhalde. Sıkılmıştı biraz. Kafasındaki herşeye rağmen. Belki kafasındakilerden sıkılmıştı esasında.
E T. neci acaba dedi içinden. O da benzer bir hikayeydi herhalde. İstemek istememek.
İstemeyi sevmemesinin sebebi sahip olmak konusunda biraz rahatsız olmasıydı herhalde. İnsanların sahip olmak için istediklerini görmüştü hep. İhtiyaçları olmayan eşyaların taksitlerini ödeyebilmek için çalışıp duran insanlar da bu kefedeydi, çok güzel ve arzulanan bir kadın olduğu için birini isteyen erkekler de. Önem vermediğini söylemişti bu tarz şeylere pek de. Ama hayat dönüyor muydu bu şekilde. Hayatın bir parçası olmamak için bir bahane miydi bu ya da.
Böyle de değil dedi içinden. B. için yaptıkları geldi aklına. Evinin önüne gidip onu aradığı geceyi düşündü. "Burada ne yaptığımı bilmiyorum" demişti. "Tam da olman gereken yerdesin" demişti o da. O gün anlamalıydı belki B.'nin onun hep ötesinde kalmak istediği o sınırın içinde olduğunu. Onun için esas olanın arzulanmak ve bundan aldığı güç olduğunu. Herkes için böyleydi. T. için de. Onun için de belki. Belki tüm herşeye bakışı çok bencilceydi. Ters taraftan onun davranışlarının da farkı yoktu. Bilemeyeceği bir şeydi bu.
Bütün bunlar iyi mi kötü mü anlayamıyordu. Ellerini kollarını bağlıyorlardı adeta. Ama yapabileceği her şeyi yaptığını bildiği için elleri kolları bağlanıyordu. Çok istemişti B.'yi. Yine de onun için yapabileceklerinin bir sınırı vardı. İstemesi yeterli değildi başından beri.
Belki bu yüzden artık iyice çekiniyordu istemeye de. T.'nin önüne ne var ne yok koymuştu ve susmuştu. İsteyecek cesareti yoktu. Olan cesaretini bu şekilde kullansa da bu bile pek iyi gitmemişti herhalde. Kızacak bir şey yoktu hiç, yine de aylardır başka bir dünyada yaşar olmuşlardı. Çok önemsemiyordu galiba. Durmadı bunun üstünde pek.
X-Ray sırası geldi. Çantasını ve saatini çıkardı, plastik leğenlerin içine koydu. X-ray'de önünde bir sürü çanta vardı. Sivil giyinimli bir adam şöyle bir baktı eşyalarına. "Diz üstü bilgisayarınız var mı?" diye sordu. "Aaa evet" dedi ve çantasına atıldı telaşla. Kafasında dönen şeylerden aklından çıkmıştı tamaman bilgisayar. Çantayı açtı ve çıkardı. Ayrı bir plastik leğene koydu. Adam gülümsedi "Size bakınca kesin bilgisayarınız olduğunu düşündüm" dedi. Adam acaba havayı yumuşatmak için mi bunu söyledi, yoksa nerdlüğünü yüzüne mi vuruyor bilemedi. Mahcupça gülümsedi.
X-rayden önce kendi geçti. Daha sonra da eşyaları. Bir an önce bu kalabalıktan çıkmak için sabırsızlanıyordu. Eşyalarını aldı. Bilgisayarını çantaya yerleştirdi tekrar. Gate'lerin bulunduğu alana doğru yürüdü. Geniş bir salon vardı. Her gate için ayrı alan ayrılmamıştı. Zaten bir güvenlik kontrolü daha olmadığından normal karşıladı bunu. Direk uçağa alınacaklardı.
Bir yere oturdu. Bilgisayarını açtı. Yeterince şarjı vardı, biraz aylaklık yapabilirdi bilgisayar başında. Bu şarkıları kaydetse miydim diye düşündü. Sonra gerek olmadığına karar verdi. Ipod last.fm'e senkronize olduktan sonra oradan alabilecekti.
Bob Dylan'ın ruhuna sahip olmak isterim diye geçirdi içinden şarkı nakarata girince. Belki de insan hayatında bir kişi sevmeli ve ona onu ne kadar istediğini tepeden tırnağa hissedeceği şekilde söyleyebilmeliydi. Ondan sonrasının pek bir önemi yoktu. Mühim olan ne söyleyeceği değildi hiç bir zaman, mühim olan dinlemendi.
Belki de bunun için güçlü değildi. Uzun zaman sonra bu günü güçlü olduğu bir gün olarak hatırlayacaktı. Hayat giderek daha iyi davranmıyordu hiç kimseye.
Şarkı biterken B.'ye bunları söyleseydim ne olurdu diye düşündü. Başka olasılıklar ne o zaman ne de şimdi önemli değildi B. konusunda. Ne istediği önemliydi o zaman. Şimdi o da önemsizdi.
7 Nisan 2012
Shuffle VIII
VIII.
Görevli şirin şirin gülümsedi. Pasaportunu aldı ve bilgisayardan adını aradı. "Ankara'ya devam edeceksiniz." dedi. "Evet, bavulumu Ankara'da alacağım değil mi?" dedi. İki uçuş kartını saatleri işaretleyerek verdi, bavulunun iç hatlara transfer edileceğini söyledi. Teşekkür etti ve bankodan ayrıldı. Hemen geçeyim gümrükten de öyle beklerim dedi. Güvenlik kontrolünün yapıldığı dar koridora doğru yöneldi. Uçuş kartı kontrolü kısmı karmakarışıktı. 6 kişilik ailesinin pasaportlarını ve uçuş kartlarını kontrol için görevliye veren kadın hangi çocuğun nerede olduğunu anlayıp görevliye de göstermeye çalışıyordu. Kenarda ayakta duran başka bir görevli bu gidişle kadının tüm çocuklarını bulmasının sonsuza kadar süreceğini anlayıp kadının yanından geçip yaklaştı. Uçuş kartına bakıp kadının yanından geçmesini sağladı. Kıvrılan bir koridor X-ray makinaları ve çanta kontrolüne açılyordu. Yavaş ilerleyen uzun bir sıra vardı.
Kulaklıklarını tekrar taktı. Bundan sonra ne gelecek acaba dedi. Gelen şarkı da öncekileri aratmadı. Güldü bu sefer. Bu kadarı da artık random'ın suyunun çıkartılmasıydı herhalde. B. ile birbirlerine sarılmış ağlarken bu şarkıyı dinledikleri geceye gitti.
Ne çok ağlamışlardı. Saçma olduğundan mıydı acaba tüm hikayelerinin. O gece B.'nin gözlerinde hırs vardı. Birini çok sevme ve çok kızma arasındaki o saçma ruh hali yani. Onun içinde ise mutluluk ve üzüntü arası bir şey vardı.
Mutluydu tekrar onun yanında olduğu için. Ama bir şeylerin doğru gitmeyeceği ilk günden belliydi herhalde. Onun korkusu vardı içinde. Korkuyordu biraz B.'den. Ona inanmayacağından ve huzur bulamayacaklarından. Bundan fazlasıyla korkuyordu.
Bencilceydi belki bu. Kendini B.'nin yerine koysa inanmaması şaşırtıcı değildi. Onu suçlayamazdı bu konuda. Zaten onu suçlayamayacağı için ona haftalarca dil döküp durmuştu. B.'nin çoktan başka bir dünyaya geçtiğini biliyordu. Ama zaten o da artık başka bir dünyadaydı.
İşin saçmalığı bu kadar kavga gürültü arasında olmasıydı her şeyin. Hayatımda artık çok bir şeyler görmeyeceğim, bir şeyler değişmeyecek herhalde dediği bir zamandan sonra olan bir sürü hayat değiştirici tecrübenin biriydi bu. Bir rüya gibiydi. Ama rüyadan uyanınca tüm hayatına farklı gözlerle bakmaya başlamıştı.
O değil de başka biri olsaydı aynı mı olurdu herşey diye çok sordu kendine o günden önce de, o günden sonra da. Pek fazla anlamıyordu etrafındaki insanlar, sadece belirli yönlerini görüp ona göre değerlendiriyorlardı. Anlatsa onunla geçirdiği aylar sonunda başka bir insan olduğunu, bunu da çok fazla anlamazlardı herhalde.
Acı acı gülümsedi yine. Bunların hepsini trajik buluyordu. Evrenin espri anlayışı sadece shuffle sırasında ortaya çıkmıyordu. Karşınıza sizi temelden değiştirecek bir insan çıkartıyor bazen ve her şeyin abstract bir düzeyde kalması için daha sonra o insanı çekip alıyordu hayatınızdan. Tesadüfler, ya da kader, belki de kaos. Ama hayatta çok az şey istediği gibi oluyordu insanın.
Değişmişti çok onunla birlikte. O yokken de hissediliyordu bu değişiklik. Onunla ilgili alışkanlıkları, rutinleri değildi değişen. Hayatın bilmediği bir yanında gezmişti B. ile. Bu değiştirmişti hayatın rengini. O yüzden onu çok sevmişti. "Bize daha güzel hayat sunan insanlar kalbimizi istemesek de kazanırlar" diye geçirdi içinden. Kimi için bu para ya da seks kadar basit şeylerken onun için farklı bir sevme türü, hayata farklı bir bakış olmuştu.
Aslında B. için de aynıydı durum. O da hayatında görmediği bir alana geçtiği için sevmişti bu kadar. Ama o bu alanda olmak istemiyordu. B.'nin hayatı böyle gri alanlardan oluşamazdı. O biri onu sevsin ve hayat öyle akıp gitsin isterdi hep. O yüzden bu şarkıyı dinlerken hırs içindeydi. Gözleri "Niye o insan olmadın ki?" diyordu.
Sonrası da onun olmadığı bir insan olmaya çalışması ve B.'nin de ona sürekli bu şekilde yüklenmesi haliyle geçen aylardı. Onu suçlayamıyordu. Her zaman insan beklentilerine göre hareket ediyordu. Durup beklentilerini değiştirmek de herkeze göre değildi. Bir yerden sonra da "Gitme" diye yalvarmaya başlamıştı zaten. Ondan sonrası dibe kadar hızlı bir dalıştı.
Şimdiki ruh hali değildi bu. Hallerine çok uyan bir şarkıydı bu, ama değişen halleriydi. Artık bu dünyada yaşamıyordu. "Gitme" diyemiyordu artık. Umarsızlaşmıştı. Hala çok şey vardı içinde ona karşı ama birer gölgeydi herşey. Gerçek şarkılar geride kalmıştı.
2 Ocak 2012
Shuffle VII
VII.
Sıra çok yavaş ilerliyordu. Bekleyen çok kişi yok gibi görünüyordu ama herkesin yüzlerce bavulu onlarca çocuğu var gibiydi. Hemen belli oluyordu ki orta doğu ve uzak doğu'ya gitmek için İstanbul aktarması yapacak olan yolcular ağırlıklıydı.
Annesi ve babasıyla sırada duran Fransız kızın ayak bileğindeki dövmeyi incelemeye başladı. Sinüs dalgasının neresindeyim acaba diye düşünüyordu bir yandan da. Alışmak ile başlayan, odağını değiştirmeyle devam eden, tepeye çıkan ve tepeden hayal kırıklığıyla birlikte en alta inen bir dalga üzerinde gidip geldiği zamanlardan biriydi bu da.
"Acaba herkes mi böyle yaşıyor" diye düşünürdü bazen. İnsanlar dalganın üstünde kalmaya ya da dalganın altında kalmaya daha çok meyilliydiler. İnsanlar genelde hayatlarında sahip oldukları şeyler için mücadele etmeyi beceriyorlardı. Doğru zaman diye bir şey vardı, insanın dalganın üst tarafına çıkması için gerekli şartların oluştuğu o an.
Onun içinse o doğru zaman olmamıştı hiç. Hayatta hiç bir şeye erişilmesi gereken hedef diye bakmamıştı. Bu yüzden sürüklenip durmuştu belki. Belki daha çok şey görme şansı olmuştu. Koşanlar hep daha fazla eğlenir gibi görünürdü insanlara. Duranların da her zaman tutunacak bir yerleri vardı ama. Bu genelde göz ardı edilirdi.
Etrafındakiler bile açıkça görüyordu bunu. Arkadaşlarının çoğu için hayat kurgusu biriyle tanış, aşık ol, evlen; bir iş bul, kendini ilerlet, terfi et ya da bir işe gir, işi öğren, o işi kendin yapmaya çalış şeklindeydi. Bir süreklilik içinde bir şeyleri büyütüp geliştirebiliyordu insanlar. Onun içinse bu doğru olamıyordu.
B. bir kere yeğeninin ablasına "teyzem niye böyle sürekli sevgili değiştiriyor" diye sorduğunu anlatmıştı. "Doğru insanı bulmaya çalışıyor" demişti ablası da. Bir çocuğa verilen basitleştirilmiş bir cevaptı bu ama B. için kısmen doğruydu. Onun içinse bu cevap pek de geçerli değildi. Onunki doğru insan diye bir şey olduğuna inanmamaktı.
Ne zaman böyle hissetmeye başladığını da biliyordu az çok. Annesi ve babası bunun temellerini atmışlardı zaten. Doğru insanı bulmanın olumlu bir örneğini hiç görmemişti etrafta. Hayatında ilk defa birini doğru insan yerine yerleştirdikten sonra da kalbi kırılınca inancı da yok olmuştu. Tüm bağlanmakta zorluk yaşayan insanların ortak hikayesi değil miydi bu zaten.
En iyi bildiği şey alışmak olmuştu böyle hissetmeye başladıktan sonra. Tekrar aynı sahne geldi aklına, B.'ye "Alışırım, uyum sağlarım" demesi. Hamlet'in ölüm konusundaki tek belirsizliğin sonrasında ne olacağını bilemememiz olduğu tespiti burada da işe yarıyordu. Daha iyisini bilemediğin anda bildiklerin arasında takılıp kalıyordun zaten ve bildiğin hiç bir şey kendinden vermeye değer olmuyordu.
Bu karşısına çıkan insanların suçu değildi, kimseye yüklemeye çalışmamıştı bunun sorumluluğunu hayatı boyunca. Her zaman ne hissettiğini görüp ona göre adım atmıştı, her ayrılıkta ve her birliktelikte. Yine de istediği gibi bir resim çıkmamıştı sonunda ortaya. Dalgalanıp durmuştu.
B. farklı bir şey getirmişti bu döngüye. Kalbinin ilk kırılmasından sonra hiç bir zaman hayatının taşları yerinden oynamamıştı dalganın aşağı inişinde. Her zaman üzüntüsünü ve burukluğunu bir süre yaşayıp hayatına devam etmişti gerçekten. Çoğunlukla belki sadece dalganın aşağıya inişini kontrol etmek için, belki de bir sonraki çıkıştan alacağı hazzı düşünerek kırıp dökmekten çekinmemişti.
Hiç bir zaman ama bir şeyleri aşırı korumaya çalışmamıştı. Çünkü doğru insan denen o kalıcı varlığın zaten hayatında sürekli korumaya muhtaç olmadan kalabileceğini düşünüyordu. İşlerin iyi gitmemesi zamanla değişecek bir şey değildi. Çünkü insanlar farklılıklarından dolayı anlaşamıyorlardı. Ve insanlar değişmiyordu. İnsanların, daha doğrusu karşıdaki insanın değişeceği varsayımıyla başlayan ilişkiler sonunda hüsranla bitiyordu.
Normalde alışıyordu insan buna. Bir çokları için biri hayatındaki sabit bir nokta oluyor ve sonrasında da hızla değişiyordu. Bu dalgalanmaya alıştığın zaman da bu dalgalanma hayatındaki sabit oluyordu. Hangisi daha normal, hangisi daha problemli tartışılırdı.
B. gittikten sonra da bu alışma süreci yaşanmıştı. Onu tutmaya çalıştığı zaman çok daha üzülmüştü. Ama düşüşünü yavaşlattıktan sonra her şey dalga inişi şekline oturmuştu yine.
Artık önünde sadece iki kişi ve bir aile kalmıştı. Birazdan bavulunu verecek ve Türkiye'ye dönüş uçağına binecekti.
B. başka bir yerde başka bir hayat yaşıyordu. O da başka türlüsünü de hayal etmiyordu, edemiyordu. Ama uzaklardaki bu ülkede mp3 çalarında arka arkaya gelen dört beş şarkı bile aklının ona kaymasına ve daha önce de defalarca aklından geçen düşüncelerin yine aklından geçmesine yetiyordu.
Bir şeyler farklıydı. Ama neyin farklı olduğunu, bu farklılığın iyi mi kötü mü olduğunu zaman gösterecekti.
Pasaportunu çantasından çıkartıp hazırladı. Mp3 çaları durdurup cebine koydu. Sıra ondaydı artık.
21 Aralık 2011
Shuffle VI
VI.
Türk Hava Yollarının bankosunun hemen yanındaki ufak dükkanın kapısına doğru yanaştığında Belle ve Sebastian (iki kişiler miydi acaba?) "Get me away from here I'm dying" dedi içten bir şekilde. Güldü içinden. "Bu şarkıyı her anını hissederek dinlediğim zamanları saysam ooooo" dedi içinden. Dükkanın içerisine baktı ve aradığı şeyi ilk bakışta gördü.
D. ile arada yaptıkları telefon konuşmaları geldi aklına. Birini iyi tanımak, birine güvenmek, birine önem vermek gibi bir çok şey vardı bağlarını güçlü kılan onunla. Uzaktaydılar ama. Böylesi daha iyiydi biliyordu, yine de uzaktaydılar. Telefonda konuştukları zaman zaman tek bir şeyin önemi olurdu: İyi olup olmadığı. Onun. Ve D.'nin.
Nasılsın sorusuna verilen resmi cevaptı bu. "İyiyim". "Kötüyüm" diyebilmek cesaret isterdi hep. Önce kötü olduğunu kabul etmek, sonra da niçin kötü olduğunu açıklamak. "Kötü" olan kimsenin buna enerjisi çoğunlukla olmazdı bile. Etrafta bu kadar hayatından memnun olmayan ve mutsuz insan varken hala bir tabuydu sanki insanın hayatında yolunda gitmeyen şeylerle yüzleşmesi ve bunları ifade etmesi.
Her şeyi değiştiriyordu insanın iyi olup olmadığı. Para, aşk ya da seks mutluluk getirir mi diye kafa yoruyordu insanlar ama aslında insanın iyi, mutlu olması tüm bunlarla orthogonaldi. Aradaki ilişki iyi ve mutlu olmanın hayattan ne beklediğinizle ilgili olması üzerinden işliyordu sadece. Dünyevi şeyler insanın hayatta beklentilerinin karşılanıp karşılanmadığını çeşitli şekillerde belirliyordu ve bu da iyi olup olmadığını belirliyordu. Para mutluluk getirmezdi ama para ile mutlu olacağın şeyler yapabilirdin. Sorunlar değişmiyordu, zorluk değişmiyordu, hayat zordu gerçekten. Ve insanın en yakınındakilerle ilişkisini bile bu kavramlar şekillendiriyordu bazen.
Tabi herşey bu kadar düz mantık değildi. Ortalama bir insana göre biraz karmaşık olduğunu kabullenmişti yıllar önce. Ortalama insan da çok basit ve tutarlı bir varlık sayılmazdı zaten. Asıl sorun insanın hayattan ne istediğinin multi-objective olmasıydı. Bu noktada da tutarsızlıklar su üstüne çıkıyordu.
Nugat kutularını inceledi ve ne kadar alsam diye düşündü. Aklına bir sürü insan geliyordu. Amcası, ofis, bölüm, T. "Napacan T.'ye alıp, o sana ne getirdi ki gittiği beş milyon yerden" diye geçirdi bi aklından. Ofis insanlarının yüzünü güldürmek içindi bu alışveriş zaten aslında. Üç kutu almaya karar verdi. "Bir şekilde pay edilir herkese" dedi. Daha fazlasına parası da yeri de yoktu zaten.
Kulaklıklarını bir an çıkardı, nugatları bir spor toto bayii gibi görünen dükkanın tezgahındaki sakız şekerleme abur cubur denizinin üstüne bıraktı. Kredi kartıyla ödedi. Adam bir şey söylemedi. Adama dik dik baktı, tamam mı diye işi. Sonra "nezaket yapmaya gerek yok madem adam suratını asıyor" dedi, dükkandan çıktı.
Check-in kuyruğu uzamış, nerdeyse dükkana yaklaşmıştı. Dükkanın kapısının biraz ilerisinde bavulunu açtı. Nugatları bavula koydu. Sırtında taşımaya niyeti yoktu üç kutuyu. Bavulu zorlanmadan kapattı. "Bu işi de hallettik iyi" dedi içinden. Kuyruğa doğru ilerledi ve sonunda durdu. Tekrar kulaklıklarını taktı.
Ne çok olmuştu bu şarkıdaki gibi hissettiği. Melankoli içine kaydı birazcık. Bu üzücü bir his değil, unutulan bir şeyin hatırlanması gibiydi.
Bir sene öncesini düşündü. Hayatındaki problemlerin, saçmalıkların, üzüntülerin ortasında bir ada gibiydi bir önceki senenin ağustosu. Ama genel tablo karanlıktı öncesine ve sonrasına bakınca. İnsanın hayatına giren her şey farklı hisler ve ruh halleri getiriyordu yanında. Herkesin hayatında böyle zamanlar olduğunu biliyordu. Daha kötülerini de görmüştü.
Klinik psikolojiye inansa depresyonun derecesi üzerinden açıklamaya çalışacaktı bir sene önceki ruh halini. Ama inanmıyordu insanın klasik bir formül ile hayata bağlanabileceğine ya da hayattan uzaklaşabileceğine. Hayatın problemlerini her şeye rağmen çözmek ona hile yapmak gibi geliyordu. İnsanın fonksyonalitesini devam ettirmesi için ne gerekiyorsa yapmaktı depresyon ile her şeyi açıklamaya çalışmak.
Biliyordu çünkü çok daha kötülerini atlatmıştı. Tedavi olmayı seçmemişti hiç bir zaman ama. Gerçekten iyileşmeye çalışmak ile tedavi arasında her zaman bir fark olduğunu düşünmüştü. Ve hayat her zaman yardımcı olmuştu iyileşmek isteyenlere.
Değer miydi diye geçirdi aklından. Değmezdi herhalde. Ama hayatta neyin değerinin ne kadar olacağını da insanlar belirliyordu. Evren de belki serbest piyasa çalışıyordu gerçekten. O yüzden değip değmeyeceğinin onun gözünde pek önemi yoktu. Sevdiği ve istediği şeylerin peşinden gitmişti. Elinden geldiğince doğrusunu yapmaya çalışmıştı. Sonucun iyi olacağının garantisini de kimse vermemişti.
Son ayları düşündü. İlerleyebilmişti. Hayat sürekli ilerliyordu. Bu belki bir yere tutunmamanın bahanesiydi. Ama olan bitenleri yaşanılır kılıyordu. Ve etrafındaki insanlar sayesinde ilerlerken yalnız olmamıştı. Kaçmanın çoğunlukla bir faydası yoktu. Çünkü kaçınca hem problemden hem de hayatındaki güzel şeylerden kaçıyordu insan.
Kuyruk yavaş ilerliyordu. Önünde ailesi biraz ilerde bekleyen kumral kısa boylu bir kız vardı. Uzun süre birbirlerini görmeyecekler gibi üzgünlerdi. Arkasında da iki uzun boylu adam sayamayacağı kadar çok bavulla bekliyorlardı. Hepsi onların mı diye düşündü.
Ankara'ya bir an önce dönmek istiyordu. Yine kaçması gerekirdi belki. Ama onu gülümseten insanlar bulmuştu ve hayatta kalabilmeyi, her şeyi geride bırakabilmeyi başarmıştı. Nugatları birlikte yemek için sabırsızlanıyordu.
2 Kasım 2011
Shuffle V
V.
Bellerinde makinalı tüfek asılı havaalanı güvenliğinin yanından geçti. Havaalanının ana girişine gelmişti. Türkiye'den alışık olduğu girişten başlayan kontroller zinciri yoktu ortada. Terminalin sonuna kadar gidip dönmeye karar verdi.
Bu da tesadüf müydü acaba, yoksa evren bir şey mi söylemeye çalışıyordu ona. "Aşk tesadüfleri sever de mallığı ve bipolarlığı sevmez" dedi içinden. Filmden çıktıktan sonra da ilk tweet'iydi bu. Okur diye düşünmüş müydü B. acaba? Emin olamadı.
Bu filmin ilişkilerinin sonunda bu kadar belirleyici olmasının sebebi herhalde yaptığı aşk tanımıydı. Aşk bir tesadüftü. Ama ortada bir ton "tesadüfler sonucu aşık olan çift" filmi varken bir tane bile "tesadüfler sonucu ilişkilerini yürüten çift" filmi yoktu. Kaos her şeyi alaşağı etmekte becerikliydi.
B. ile her şeyin ne zaman yıkılmaya başladığını bilemiyordu. Tek bildiği bir gün adının ilk defa bir konuşmada geçtiği, zaman geçip başka bir gün birbirlerinin kollarındayken yine zaman geçmiş ve bir gün yabancı gibi olmuşlardı. İki insanın birbirini sevmesi için sebep çoğu zaman olmuyordu, tesadüfler ise gerekliydi. İki insanın bir birini kaybetmesinin sebebi ise her zaman çoktu, tesadüfler de bunu engelleyemiyordu.
Terminalin sonuna yaklaşmıştı. Yanından geçen esmer, tüm havayolları personelinin hostesinden kaptan pilotuna kadar giydiği o yapay ve gösterişli kıyafetlerden birini giymiş güzel bir kadın yanından geçerken ona bir şeyler söyledi. Kulaklığı çıkarttı duyabilmek için ve "Pardon" dedi. Kadın söylediği şeyi tekrarladı ama bu sefer de duymasına rağmen anlamadı. Boş gözlerle baktı. "Cezayir?" diye tekrarladı kadın. "Cezayir'e mi uçacaksınız?"."Nereden çıkardın ki?" bakışını atıp "Yo, hayır" dedi. Kadın bir şey söylemeden aksi yönde devam etti. Terminalin sonuna doğru biraz daha yürüyünce kadının sorusunun sebebini anladı. Terminalin sonunda ufak bir açık alan vardı ve orada sadece "Air Algeria" bankosu bulunmaktaydı.
Bir iki adım daha attı, adımlarını yavaşlattı, geri döndü. Terminalin girdiği başına doğru yürümeye başladı. Belki de kadının sorduğu sorudan dolayı etraftaki insanları biraz daha iyi inceliyordu bu turda.
Tesadüfleri düşündü B. ile hikayelerindeki. İlk anda aklına hiç gelmedi. Bir an durdu. Şaşırdı böyle hissetmesine. Onunla bir çok şeye tesadüfler yön vermişti. Ama aklına gelmemişlerdi ilk anda. Çünkü tesadüflere inanmıyordu. Özellikle yıkıcı olanlara. Anlaşılamayan yalan, yakalanamayan ihanet olduğuna da inanmadığı gibi. Olaylar sadece insanların bulundukları durumun etkilerini belirginleştirirdi. Tesadüflerden dolayı bir şey kurulmazdı da yıkılmazdı da.
Çöken bir aşkın ardından küçük güzel tesadüflere bakmıyor insan diye düşündü. Yıkıcı tesadüfler ise önünde büyüyordu neredeyse. Edilen her kavganın öncesindeki ufak mesele insanın aklına takılıyordu. Ya da o gün öyle değil böyle yapsam ne olurdu diye düşünüyordu. Ama çok uzun zaman önce öğrenmişti ki olaylar ilişkileri bitirmezdi, biten ilişkilerin kanaması üzücü şeyler olurdu.
Açık olmazdı ona B. biten bir ilişkinin içerisinde. Bunu çok önceden biliyordu. Farklı oldukları yerlerden biriydi bu. O her yerden aynı berraklıkla görünmeyi isterdi hep. B. ise nasıl göründüğüne bakmazdı, o an kafasında ne olduğu önemliydi onun için. Başkalarının fikirleri yargıları değildi burada belirleyici olan. Hayat ile olan ilişkileriydi. B. hayattan almaya çalışırdı hayatın ona verdiklerini. O ise hayatta söyleyecek bir sözü, gösterecek bir tavrı olması için uğraşıp dururdu. Onun hayatla ilişkisi daha simetrikti.
Bu yüzden son ana kadar çarpmamayı umacaktı B. ile. Duvara çarpıp hava yastıkları açıldıktan sonra da arabadan çıkıp uzaklaşmak kalacaktı ona. Arabadan inip uzaklaşan adamın düşüneceği şeyler de çarpmadan önce her şeyin ne kadar düzgün gittiğiydi tabi ki. Bu yüzden tesadüfler bu kadar altı çizili olmuştu onun için.
O filme giderken de B. ile olan tesadüflerinin hepsini tekrar yaşayacağını biliyordu. Ya kaybedilmişlikler öne çıkacaktı bu tesadüflerde, ya da artık varolmadıkları. Ya isyan edecekti duruma, ya kabullenecekti. O da ikincisini yapmıştı, seçerek ya da içgüdüsel olarak.
Aklı Murathan'a gitti. Gençken Ankara'da gittiği pastahaneleri, otel terasında yan odadaki komşuyu ve birbirine geç ya da erken kalmış sevgilileri yazmıştı yıllarca. Artık onunla bir bağ kurduğuna bile inanıyordu bir dönem. Anlıyordu Murathan'ın yazdıklarını, anlatmaya çalıştığı gibi. Bu anlayış "Aaaa evet" şeklinde kendi özüyle Murathan'ın özünün buluşması şeklinde bir anlayış değildi, aydınlanma içeren bir anlayıştı.
Ve Murathan'ın da tesadüfler konusunda aynı şeyi düşündüğünü geçirdi aklından. Yazdığı her kelime okuduğu onca şeyden etkilenmişti hep, ama çoğunlukla Murathan gibi yazmaya çalışmıştı. Çünkü Murathan durup da gördüğü şeyleri anlatmazdı. Yolculukları anlatırdı, gündüzün geceye dönmesini anlatırdı, başlangıçları ve bitişleri anlatırdı. Tesadüfler de tek başlarına bakıp da güzelliklerinin tadı çıkartılacak şeyler değildi. Simgelerdi. Hayatları tahmin edilemez şekilde değiştirirlerdi, ya da değiştirmezlerdi. Değiştirmemeleri sinemanın ve hayallerin uzmanlık alanıydı. Değiştirmeleri gerçek hayatın.
Terminalin orta kısmına yaklaşmıştı tekrar. Çoğunluğun Asya-Afrika coğrafyasına ait bir görünümü vardı terminalde. Belki terminale özel bir durumdu, belki bayram öncesi olmasına, belki Fransa'ya. Güvenlik görevlilerinin tekrar yanından geçti. Türk Hava Yolları bankosu uzaktan göründü. Banko hala aynı durumdaydı. Ama bir iki görevli bankonun yanına gelmişlerdi, herhalde birazdan check-in başlayacaktı.
Filmi düşünmeye devam etti. Tesadüf aşkın hep iyi yönleriyle anılıyordu. O iyi yönlere sahip olmadığını derinlemesine hissetmişti filmi seyredince. Biliyordu, anlıyordu bunu.
Bir aşkın güzel tesadüflerini düşünmüştü o gece. Özlediğini farketmişti birini tanımayı, hep özlerdi insan zaten, o daha fazla özlerdi belki. Bazen hayatında kimseyi istemediğini, sadece birine ilk defa dokunmayı, ilk defa biriyle gülmeyi arzuladığını düşünürdü. T.'de de bunları mı aramıştı sadece acaba. Niye filmi seyrederken onu o kadar düşündüğünü anlayamıyordu.
Bazen kabul etmek zor geliyordu zayıf olduğunu ve basit şeylerin peşinden gittiğini. Bu yüzden karmaşıklaştırıyordu belki. Birini sevip de kırılmaktan korktuğu için mi sevmemiş gibi yapıyordu, ya da gerçekten sevmediğinden miydi bu. Kendi bile bilemiyordu bunun cevabını.
Ama sevmek "seçilmiş kişi" olmak gibi bir şeydi. Kimse sana "seçilmiş kişi" olduğunu söyleyemezdi, sadece bilirdi. Sebeplerle uğraşmak boşunaydı.
Böyle düşününce tesadüflerin bir anlamı oluyordu belki. O atıp atmamaya emin olduğun adımı senin için atıyorlardı. B.'nin bilmediği o yolda onu takip ettiği o güne gitti aklı. Ana yola çıkacaklardı birlikte ama sonra evine sapınca B. de aynı yöne dönmüştü. Durup arabadan inip yanına gitmişti, "Hayırdır, bana mı geliyorsun" demişti. Arabadan inmeyip gülümsemişti içtikleri şarabın da etkisiyle. Onu ilk defa öpmek istemişti orada. Öpmesi tesadüf olmazdı herhalde, ama öpmemesi tesadüf sayılabilirdi, üç gün sonra başka biriyle nasıl olacaktı B. aksi halde.
Tesadüfler farklı kılmıştı bunu ve diğer her olayı. Buradan hatırladığı da B.'nin ona şirin şirin gülümseyip de sonra sanki sanki iş ve eğlenceyi ayırır gibi hayatında başka birine bir yer açması değil o kavşakta öyle saçmasapan durmalarıydı.
Hayat küçük şeylerden oluşuyordu. Bir insanı tanımak da küçük şeyleri onunla yaşamaktı zaten. Bu yüzden tesadüfler iz bırakıyordu. Bu yüzden filmi seyredince o tesadüflerden, birlikte yaşanan küçük şeylerden çok uzak hissetmişti. Her yeri B. ile doluyken bile B. artık yoktu. Bu yüzden belki T.'yi düşünmüştü o kadar. "Hayaller ve filmler.." dedi alçak sesle kendi kendine.
Bir an üzüldü. Çünkü B.'nin bu konuda ne düşüneceğini bilmiyordu, bilemeyecekti de. Farklı oldukları şeyleri duyumsamak onu hep üzüyordu.
Check-in kuyruğuna girip girmemeyi düşündü. Yavaş yavaş kuyruğa girse iyi olacaktı. Ama önce yapması gereken bir şey vardı.
18 Ekim 2011
Shuffle IV
IV.
Terminalin girişine yaklaşmıştı. "Yok artık" dedi bir sonraki şarkı da "Nereye Böyle" deyince. Ama Nazan Öncel'in sesinin verdiği anlam çok farklıydı bu şarkıya. Şebnem Ferah'ın şarkılarının ajitasyona kaçtığını düşünmüştü iki dakika önce, Nazan Öncel tam tersi bir ekolden geliyordu ama, "Depresyondayım" diyerek insana iyi hissettiren Göksel gibi... İnsan bu acıklı şarkıda bile ağlayıp kapanmak yerine daha kabullenir bir ruh haline bürünüyordu.
Bir an daha çok mu ağlasa bilemedi, ama hafifledi gözyaşları, sildi elleriyle gözlerini terminal binasının kapısından girerken. Dikkatli bakan biri üzgün yüzünü ve yaşları farkedecekti. Ama neyse ki güvenlik üzgün insanların değil tehlikeli insanların peşindeydi, belki de üzgün insanları daha çok üzmemek için. Yolcular ve terminaldeki diğer insanlar ise bilinçsiz bir kolektif oluşturmuş gibiydiler. Dikkatlerini ancak uçakların rötar yapması çekebilirdi.
"Bu halim tam da o gittiğindeki halim" diye düşündü bir an. Bu düşünceyle birlikte kendini daha güçlü hissetti. O gittiğinde de güçlü durabilmişti. Seyrekleşmiş, kuruyacak yaşlar dolmuştu gözlerine ama iyi olacağını biliyor gibi bir huzur vardı içinde bir yandan da. Güçlü hissetmişti, bu güç mü bilemese de.
Bu güçlülük hissini yıllardır hissediyordu. Bir yerden sonra kokmaya başlamıştı bu kadar güçlü olmaktan hatta. Güçsüz olduğu zamanların bir ürünüydü bu. Doğal seleksiyon, hayatta kalma dürtüsü, savunma mekanizması ya da ne derseniz diyin. Hayatında bir noktada durum ne olursa olsun hayatta kalmayı öğrenmişti.
B. ile ilk ayrılıklarında "Peki ne yapacaksın bensiz" diye sorduğunda da bu cevabı vermişti. "Her zaman ne yapacaksam onu. Hayatta kalacağım" Öyle de yapmıştı. Sonra ne olmuştu peki? Bir yerde bir yanlış mı yapmıştı acaba. Yoksa hiç bir yanlış yok muydu, tüm bunlar karmaşık ve yoğun bir dengenin parçaları mıydı.
Biliyordu ki mutlu değildi o hayatında olmadığı için. Hayatta kalabilirdi onsuz. Devam edip, bağları inceltip hayatının kuytu bir tarafında bırakabilirdi onu. Ama öyle yapmamıştı. Geri dönmüştü. "Geri dönüşlerden iyi bir şey çıkmayacağını bilip de inkar edeceği" gerçeğini bile bile hem de.
Üzüldü bir an. Kurumuştu gözyaşları iyice. Bu zaten göz yaşlarına boğacak bir üzüntü değildi. Bu hayatın işleyişiyle ilgili bir üzüntüydü. Bu tip üzüntülerin en kötü yanı kabullenilmesi gereken üzüntüler olmalarıydı. Ta gözünü açtığından beri orada olan ve bildiği bir gerçek hayatında deprem yaratsa bile, bu üzüntünün isyan edilecek bir boyutu olamazdı.
B.'ye geri dönmesinin sebebi onu önemsemesiydi. Bu düşünce ilk defa Lyon havalanının terminal binasında ilerlerken o an geldi aklına. Tuhaftı bunu onca zaman düşünmemesi. Yani düşünmüştü tabi onu önemsediğini. Ona geri döndüğü de bilimsel bir veriydi. Ama bu ilişkiyi kafasında kuramamıştı. Ayrıldıktan sonra onunla ilk konuştuğu gün geldi aklına. Daha doğrusu konuşmaya çalışıp da yazdıkları gitmeyince canının sıkıldığıyla kaldığı gün. Onun hayatında yapmaması gereken şeyler yaptığını, olmaması gereken bir insanla olduğunu ve üstte ne kadar iyi olursa olsun iyi olmadığını anladığı günden kaç hafta sonra onunla konuşmaya teşebbüs etmişti hatırlayamadı.
Uzaklaştı beyni o zamandan. O zaman bir seçim yapmıştı ve bu his onu B. tamamen gittiği zaman da yalnız bırakmayacak bir şeyin önünü açmıştı: Gerçekten birbirlerinin olmuşlardı.
Güçlü olmanın ilk adımını hatırladı. Bir kişisel gelişim sloganı ya da insanın düşüncelerini odaklamasını sağlayan bir oyun değildi bu. "Güçlü olmanın ilk adımı hislerine güvenmektir" dedi içinden. İnsan hislerine güvendiği, kendi ve etrafındakilere objektif bakabildiği ve kendini ezdirmediği sürece muhteşem şeyler yapabilecek, her şeyin üstesinden gelebilecek bir yaratıktı.
Türk Hava Yolları bilet satış bankosunu gördü sağ tarafta. Terminalin yaklaşık ortasına gelmişti. Bankonun tam karşısındaki check'in bankosunun önünde bekleyen bir kalabalık vardı. Türke benzeyenler de vardı aralarında, Doğu Asya kökenli olduğunu tahmin ettiği kişiler de. Bankoda kimse yoktu, tabela da boştu, yürümeye devam etti yavaş adımlarla.
B.'nin gidişi B.'nin değil onun başlattığı bir reaksiyon olmuştu. Çünkü iki şeyin farkına varmıştı.
Biri hayatında artık B.'ye de R.'ye de yer kalmadığıydı. Böyle ifade edince kendini çok aşağı bir yaşam formu gibi hissediyordu. Başka insanların hayatlarında bu kadar kadın problemi olduğu için kendileriyle gurur duyacakları bu durumda utanıp sıkılıyordu. Çünkü bu Güzin Abla köşesine layık bir kadın problemi değildi aslında. Hayatında herkesten önemli bir insandı R., böyle tanımlamıştı onu hep. B. gerçekten sevdiği, gelecek planı yaptığı bir insandı. İkisinin tek ortak yanı ama kendi olmasına asla izin vermemeleriydi.
Çok ağladığı ve sarhoş olduğu bir koş akşamı gece yarısına doğru soğuktan titreyerek arabasına bindiğinde bunu kabullenmişti. Tam anını bile hatırlıyordu. Ne olmuşsa olmuştu, ama bir yerde insanın en çok sevdikleriyle bile vedalaşması gerekmekteydi. İyi olmasının tek yolu buydu.
B. ile ilgili ikinci farkettiği şey ise artık onun "kısa listesinde" olduğuydu. Kendi için doğrusunun ne olduğunu farkettikten sonra da onu görmeye devam etmişti. Ama bir gün artık o büyülü şeyin içinde olmadıklarını, sadece onun etrafındaki erkeklerden biri olduğunu anlamıştı. O gün hayatını değiştirmişti ve bir daha geri dönmemişti.
Ne kadar sevdiğinden, ne kadar özlediğinden bağımsız olarak verdiği karar ile ilgili çok iyi hissettiği anlardan biriydi o. Daha çok bitmemiş şey vardı belki gerçekten. Bilemezdi değişik senaryoların nasıl sonuçlanacağını da. Ama üzülse bile onun gidişine ayakta durarak üzülmüştü sadece. Dürtülerine, kendi zayıflığına kurban olmamıştı. Bir hata yapmış olsa bile bitirerek her şeyi, kaçıncı olduğunu hatırlamadığı kere tekrar bir şeyler başlatmaya çalışarak ne kendini ne de onu küçültmüştü.
Ardından yine de "Nereye..." diyesi geliyordu. Hiç bir şey buna engel olamazdı.
5 Ekim 2011
Shuffle III
III.
Havaalanının tren istasyonu kısmına girdi. Şarkı arasındaki sessizlikte bir an durdu ve etrafına bakındı. İçerisi çok sıcaktı. İçeride de tren bekleyen gençler kocaman çantalarını duvara dayayıp yanlarına yerlere oturmuşlardı. Havaalanı terminallerine geçişin bulunduğu üst kata çıkmak için yürüyen merdivene yöneldi. Merdivene çıktı, bavulu sabitledi. Çalmaya başlayan şarkının ne olduğuna baktı ve bir anda sessizce gözyaşlarına boğuldu.
Hayat hep ileri doğru akıyordu, en temel aksiyomdu bu yaşamla ilgili. Düzenden kaosa doğru gidiyorduk her zaman aslında. İnsan ve evren birbirine tamamen zıt iki varlıktı nerdeyse. İnsan düzen için, başa çıkabileceği, anlayabileceği, değiştirebileceği, kendini tatmin edecek bir dünya kurabilmek için çalışıyordu. Toplumsal normlar ya da insanın içindeki idealler, ne derseniz diyin toplum daha iyiye doğru gidiyordu bazen yavaş bazen hızlı. Ama direniyordu evren bu değişikliğe. Kaos da tam buydu; her sistemin kendine yapılan dışarıdan müdahaleyi reddetmesi. Evrenin düzenle bir derdi yoktu, ama düzen yapaydı. Günler sonra Lyon havaalanında ağlamaya başladığı o anı düşündüğünde tüm bunları Jurassic Park'a bile bağlayacaktı. Ama o anda düşündüğü hayatın genel düzeninden çok ileri giderken kaybedilenler ve korunanlardı.
B. hayatının bir safhasıydı. Masal gibi değil, yumruk gibiydi onunla her şey. Tüm mücadele, tüm yenilgiler, tüm başlangıçlar ve tüm bitişler. Onu özel yapan şey de bu gerçeklik olmuştu. O varken hayatında tüm o mücadele anlamlıydı, bir düzen içindi çünkü. İstediği şey bu muydu onu çok sorgulamıştı zamanında, şimdi de net bir fikri yoktu o konuda. Ama bu kelimeler o ayları anlatan doğru kelimelerdi.
Ama kaosa doğru gitmişti her şey. Tamir edilen her yaranın daha büyükleri açılmıştı aralarında. Bir gün ona " 'Aşk Tesadüfleri Sever' seyret mutlaka. Ama birlikte seyretmeyelim, çok ağlarız" demişti. Bu son sözleri olmasa da onunla ilgili belleğinde kalan son anı olmuştu. Adeta düzenin bozulduğunu kabul ettikleri, kaosun başladığı o anı simgelemişti film ve laf.
Tıpkı bir ölüden kalan bir hatırayı yanında taşımak gibi bu sözleri de beyninde taşımıştı haftalarca. Bir türlü kendinde o gücü bulup da filme gidememişti. Korktuğu kaos değildi artık. Ama gücünü kaybetmekten korkuyordu. İlk defa ışıkları kapatıp da karanlıkta ağladığı zaman değildi bu kaosun başlangıcı. Hatta hiç ağlamamıştı, kendini de şaşırtan bir şekilde.
Yürüyen merdivenin tepesine geldi. Hiç ağlamamış olmak da ondan aldığı bir özellikti. Ne olursa olsun savaşçıydı B. İnsanın savaşının her zaman da kendisiyle olduğunu biliyordu tuhaf bir şekilde. Ağlamazdı o yüzden o da, başka başa çıkma yolları vardı. Belki B.'ye nispet o da ağlamamıştı. İçini burktu bu. Terminale uzanan koridora doğru yürüdü.
Filme haftalarca gidememişti çünkü ağlamak istemiyordu. Filmin bir anlamda "güvenli bir alan" olmasından korkuyordu. Artık her şey değişmişti ve kaosu tekrar herhangi bir düzene dönüştürmek bir filmin yapabileceğinden daha zordu. Bir film seyredince insanların hayatlarının değişmesi filmlerde, bir kitap okuyunca insanların hayatlarının değişmesi de kitaplarda oluyordu sadece. Ama film B. ile olan dünyalarında bir güvenli alansa eğer, bir anda onsuz kurmaya çalıştığı yeni dünyayı yok edecekti. Kaosun içinde korunaksız kalacaktı. Filmden çıkınca salya sümük onu aramak istemiyordu, bunu bir gün yapacaksa bir sebebi olmamalıydı en azından.
Bir yandan da filmi mutlaka seyretmesi gerektiğini biliyordu. Dünyalar değiştirecek kadar gücü olmasa da yıkılan bir dünyanın son çığlığıydı film. B.'nin gittiğini bildiği o andan haftalar sonra gidebilmişti filme, hiç de beklemediği bir tecrübeyi yaşamak için.
Her şeyi bekliyordu ama, böyle kavramsal bir düzlemde B. ile bütünleştirdiği bir filmi seyrederken başka bir kadını düşünmeyi beklemiyordu. Ama tam da böyle olmuştu. Aşk tesadüfleri severdi ama gözünün gördüğü tesadüfler farklıydı tek başına sinema salonuna girdiği o gece. Belki kendine itiraf etmese de o güçle girmişti filme. Aşk kısmı ne anlatıyor çok ilgilenmemişti, ama tesadüfler kısmında hep T. ile yaşadıkları tesadüfleri düşünmüştü. Birini tanımanın heyecanını hissetmişti tekrar tekrar her tanışıp unuttukları anda.
Asla bir yere koyamadı T. hakkında o gece hissettiklerini daha sonra hakkında. Ama öbür yanda B.'den sadece acıklı bir sahne bulmuştu koca filmde: Kadının evlenme teklifine verdiği cevabı, ya da B. nin veremediği cevabı. Ve Şebnem Ferah'ın ajitasyona kaçan üzgünlükteki sesini.
Terminale giden koridorda lifte binmedi. Kimsenin yanından geçmek istemiyordu. Ağladığını görür müydü insanlar, görseler de umursarlar mıydı bilemiyordu. Ama alışık olduğu dikkat çekmeme davranışını sürdürdü.
O gece filmden çıktıktan sonra kızgındı sadece B. ye. Kendisinin sert ve dik durmasını isterken, ne istediğini açıkça söyleyemediği için kızgındı. Sonrasında bu duygu çok daha bulanıklaşacaktı. Bu konuda onu yargılamaktan sürekli kaçacaktı.
Bu duygunun bulanıklaşmasıyla da filmden, B.'den kalan son anıdan geriye sadece bu şarkı kalacaktı. Hoşçakal demek ona kalan tek şeydi. Bu film bir cenazeydi çünkü. Artık her şeyin bitmesine rağmen gerçekleştirilen son ritueldi bu filmi seyretmek. Ve B.'yi tanıdığı günden o güne kadar sadece kendini düşünerek yaptığı az şeyden biriydi bu hoşçakal.
Gözyaşları arttı, adımları yavaşladı. Bir ara kenardaki bankların birine oturmayı düşündü bir süre. Devam etmeliydi ama. Durmanın kimseye faydası yoktu, en azından hayatında kendini hep buna inandırmıştı.
Birini sevdiğin zaman geride kalanlar o kaos içinde tutunacak tek dalın oluyordu. Ama her geride kalanın da bir çerçevesi ve anlamı vardı, hiç bir şeyi onun dışına çıkaramıyordu insan. Sonunda da kalanlar başkalaşıyor ve kaos herşeyi kaplıyordu. Öncesini, o anı ve sonrasını karşılaştırmak çok da mümkün değildi. İnsan kaybedilen herşeye farklı yas tutuyor, altı safhayı her zaman farklı yaşıyordu. Yine de sonunda haykırarak aynı sözleri söylüyordu hep.
Söylenecek söz yok, gidiyorum....
21 Eylül 2011
Shuffle II
II.
Müziğe gitti aklı biraz. IPod'un küçük ekranında Sertab'ın komik saç modelini görünce başka bir dünyaya gidiyordu her seferinde. Derin bir nefes aldı. Daldı yine geçmişe.
B.'nin bir ay sonra evine geldiği o gece geldi aklına. Her bu şarkı çalışında oraya giderdi aklı, ve kalbi... O geleceğini söyleyince koşa koşa eve gidişini ve bir playlist yapışını an an hatırladı. Bu şarkıyı da koymuştu. "Bizim şarkımız olan her şarkıyı koymuştum" diye düşündü.
O nasıl başa çıkacağını bilmediği bir anıydı. Onun için de aynı başa çıkılmazlıktaydı, hep öyle derdi ya da. "Sonumuz nasıl olur bilmiyorum" demişti. Nasıl devam ettiği bilinmez bir aşkın nasıl biteceği daha da bilinmez olurdu her zaman. Hiç bir şey demek değildi belki de bu, belki de çok şey demekti.
Yine aklına aynı sorular geldi "Mutlu mu acaba... Sevince kalbim elbet acı duyardı ama bu acılar bizi aştı bizken. Şimdi acaba boşa mı çekmişiz bunları diyordu, yoksa özlüyor muydu acaba... Yaslandığı omuz onu istediği yere götürecek miydi, yoksa başka bir hayalin içine mi atlamıştı."
En fazla da kendiyle çelişiyordu. Merak etmek ve etmemek arasında gidip geliyordu. Kendine acımaya dönüşüyordu bu da bir an sonra. O evine geldiği gün ona "En kötüsünü gördük işte, seni seviyorum" demişti. O an inanmıştı bunun bir peri masalı olacağına. Şimdi inandığı çok bir şey yoktu. Yarın onu tekrar kollarına alabilse hayatının daha iyi olacağına inanmıyordu. Yağmur olup yağsa üzerine dertler olduğu yerde kalacaktı işte.
Yazı düşündü. Bir sene öncesini. Tatilden geldikleri haftayı. "Bir omuzum oldu sonunda hah hay başımı yasladım" dediği an gözünün önündeydi. Kışın soğuğunda tüm her şeyin kabahatini koparılan çiçeklere yüklemelerini düşünüp güldü. Kendini parçalarcasına ağladığı gecelerde "Ayrılık ve bizin aynı cümlede durmuyor" diye kendini avuttuğu anları düşündü.
Çok şey biriktirmişlerdi ama söylenecek tek şarkıydı bu. Mesele ne yaptığı, kiminle olduğu ya da onu sevip sevmediği değildi. Mesele onun olup olmadığıydı. Birlikteyken sadece birbirlerine sahip olduklarını başka bir dünyayı gördüklerini düşünürdü hep. Artık düşünemiyordu böyle. Artık tek kalan istenilenler ve istenilmeyenlerdi.
Onu son gördüğü an gözünün önünden gitmiyordu hiç. Defalarca birlikte bindikleri o arabayı görmüştü ilk önce. Her zamanki gibi gözleri onu görmek için bekliyormuşcasına kitlenmişti. Aylar boyunca o arabayı gördükten sonra müziği sonuna kadar açmış, ağzını yamultmuş B.'yi görmeye o kadar alışmıştı ki, arabayı onun sürmediğini, arabayı süren sevgilisinin omzuna başını koymuş yanında oturduğunu görünce bir yumruk inmişti boğazından. Susup önüne bakmıştı umuttan iyice koptuğu her an gibi.
"Mutludur inşallah" dedi içinden anca. Mağara adamından daha evrimleşmiş olduğunu sanmıyordu. Bir zamanlar sevdiği kadını başka birinin omzunda görünce içi keyif dolmayacaktı tabi ki. Dolacak mıydı belki de, emin olabilseydi kendinden keşke.
Fransızca bir anons geldi. Tren makas değiştirmeye başladı. Lyon Saint Exupery'e gelmişlerdi. Hareket edecek gücü var mıydı emin değildi. İki ay önceye kadar çok fazla aklına bile gelmeyen bu kadının tamamen başka bir dünyada, daha dünyevi şeyleri aklından geçirirken bir anda bir şarkıyla aklına düşmesini beklemiyordu.
Beklenmeyen şeylerdi zaten onunla ilgili olan her şey. Hayatının altı ayında onun damgası vardı. Yine de her hikayeleri beklenilmedikle ilgiliydi. Bu kadar mutlu olup birbirlerini seveceklerini bile beklemiyordu. Sevmişler miydi acaba? Bekliyor muydu ya da?
Hatırladı yine niçin ona arkasını döndüğünü. Çünkü arkasını dönebilmek istiyordu ona. Tüm ilişkileri boyunca ne zaman arkasını dönse ona kalbine bir hançeri saplanmış bulmuştu. "Onun için sen daha iyisini yapabildin mi ki?" diye düşündü. Bir cevabı yoktu buna. Bazen yaptığını düşünüyordu. Bazen R. için ona arkasını döndüğünü düşünüp kendini suçluyordu. Bazen de her şeyi pembe diziye dönüştürenin sadece bu suçluluk olduğunu söylüyordu kendine.
Ne olursa olsun, ona arkasını dönmek için değil arkasını dönebilmek için dönmüştü. Ama onun bunu anlayacağını düşünmemişti de zaten. Bu intihar onun intiharı olmuştu, sevgisinin ya da B.'nin değil.
Tren durdu ve kapılarını açtı. Trendeki küçük kalabalık yavaş yavaş çantalarını kapıya doğru sürüklemeye başladılar. Hiç inesi yoktu trenden. Uçağa kadar bir yarım saat bir saat daha böyle ileri geri gitse şikayet etmezdi. Platformdaki yolcular boşalan koltukları doldurmak için bekliyorlardı. Kalktı, o da bavulunu çekiştirmeye başladı. Platforma çıktı. Bir köşede durdu. Şapkasını taktı. Ayakları yürümeyi reddediyordu.
Bir intihar olmuştu son hikayeleri. Geri dönmeyi beklemiyordu ilk anda da bu anda da. Her şeyin aleyhine çalışması sadece işleri zorlaştırıyordu. İnsanın içindeki boşluk her zaman vakum etkisi yaratıyordu. Ve insan kendisini seven sevmeyen, değer veren vermeyen bir sürü kişiyi içine çekmeye çalışıyordu bu vakum etkisiyle. Tabi azı kalıcı oluyordu, daha da az o boşluğu dolduruyordu.
Platformun sonuna kadar yürüdü. Dönerek üst kata çıkan merdivenleri tırmandı, bir yandan da bavulunu çekiştirerek. Havalanının yan tarafındaki tren istasyonunun kapısına doğru yürüdü. Etrafta öğlen sıcağının altında yerlerde oturan salaş görünümlü ama güleç yüzlü gençler vardı "Kahrolasıca Interrailciler" diye düşündü içinden. Bir anda yaşlı dede yanı açığa çıkıp tüm düşüncelerini dağıtacak gibi oldu.
Ama aynı yere tekrar kilitlendi. Çok özlemişti onu. Ama bu özlemin onunla hiç alakası yoktu bir yandan da. Onunla birlikteyken olduğu insanı özlemişti, mutluluğu özlemişti. Onu görmek, onun başka bir hayat yaşadığını görmek, hatta onunla tanışmasını sağlayan Ç.'yi görmek bile onu olmasa da onsuz sahip olamadığı şeyleri özlemesine yol açıyordu.
"Sevgi ne kadar tuhaf bir şey ya. Bir belli değil benle mi onla mı alakalı. Benle alakalı olsa bir türlü, onla alakalı olsa bir türlü. İnsanın kendiyle, sevgiyle ve sevdiğiyle barışık olmasının bir yolu var mı acaba" diye geçirdi aklından.
Şarkı biterken son düşüncesi "Mutlu mudur ki" oldu.
7 Eylül 2011
Shuffle I
I.
Geri dönmek bir yandan heyecanlandırıyordu onu, bir yandan da içinde geri dönmesine ayak sürüyen tamamlanmamış bir şey vardı. "Hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orasıdır" lafı bunu mu kastediyordu acaba? Dönmek ve kalmak arasında bu derece az fark olması tedirginlikle dolu bir huzur veriyordu ona.
Lyon banliyölerinin içinden geçiyordu tren çok da hızlı olmayan bir tempoda. Anlayamamıştı bu kenti ve buna sinirleniyordu. "Yine de en azından geçen seferki gibi otelden çıkmadan oyun oynayarak ve uyuyarak geçirmedim zamanımı" diye düşündü. Giderek seyrekleşen evler, azalan insanlar şehrin bittiğini söylüyordu. Birazdan tarlalar başlayacak ve tren yolunun kenarlarının kafese benzetilebilecek kadar örtülmüş bir hale gelmesine kadar kısacık da olsa düzlükleri görebilecekti. En azından dört gün önce bu yolu havalanından şehir yönüne giderken tersten seyrettiği film buydu.
Her yolculuk sonunda başka şeylerle karışmış bir huzur kaplardı içini böyle. Yolculuk öncesi ters gidebileceğinden korktuğu, nasıl becereceğini bilmediği şeylerin düzgün gitmesi ve bir şekilde becerilmesinin huzuruydu bu. Her şeyden anlayıp -ya da anladığını düşünüp- bu kısacık yolculukları Odysseus'un maceraları kadar gözünde büyütmesinin komik olduğunu düşündü. Neredeyse bilet görevlisini çağıracak "Mösyö kondüktör, bu bileti tek başıma aldım! Hem de alırken kimseyle konuşmama gerek bile kalmadı! O kırmızı renkli makinlarla konuşarak aldım sadece." diyecekti. "En iyi onların dilinden anlıyorsun ya" diye düşünecekti görevli de. Kafasından nerd olduğu için acınacak durumda olduğu düşüncesini kovdu. "Keşke turist olsaydım" dedi alçak sesle.
İlk geldiği gün aklına geldi. O gün de gezmeye gelmiş birinden çok bir şeyleri becermek için alışık olduğu çemberden çıkmış biri gibiydi. Konferansın nasıl bir şeye benzeyeceğini merak ediyordu, otelin yerini kolay bulmayı umuyordu, Fransızların meşhur "Fransızca dışında dil konuşmama" alışkanlığıyla muhattap olmam inşallah diye içinden geçiriyordu, isteyerek ya da istemeden deliler gibi para harcama durumuna düşmek istemiyordu.
Şimdi de dönüşte yapacaklarını düşünüyordu benzer bir şekilde. Dönüşünden iki gün sonra uzun bir tatil başlayacaktı ama tatil sonrasına önemli işler yetiştirmek zorunda kalacak gibiydi yine, bayramı ve görmek zorunda olduğu insanları görmeyi gözünde büyütmeye şimdiden başlamıştı, bavul boşaltmak ve tekrar evdeki ofisteki düzene dönmek bile onun için büyük bir şey oluyordu. Kanada dönüşünde bavullarını üç ay sonra boşaltması geldi bir an aklına. O dönüş geldi aklına. Havaalanına bu tren yolculuğu, Toronto'ya giden uçağa benziyordu. Tıklım tıklım dolu bir Boeing'de değil de sadece dört beş kişinin bulunduğu Ankaray tipi bir trendeydi ama esas yolculuğun öncesindeki kısa yolculuk hissiyatı benzerdi. Güldü. Toronto uçağıyla şimdiki dönüş yolculuğu yaklaşık aynı uzunluktaydı. Tabi Toronto'dan Türkiye'ye uçusu dokuz saat olunca oranlar tutuyordu.
O dönüşünde kafasındakiler, heyecanı ve mutluluğu hızlıca geçti gözünün önünden. Düşünmemeye çalışıyordu çok fazla o günleri. Hayat bir yolculuk gibiydi ona göre, sürekli bir yerlere uğranılan ve bir şeylerle karşılaşılan. Her uğranan yer insana ya bir şeyler katıyor, insanı fazlalaştırıyordu; ya da bir şeyler alıyor, insanı küçültüyordu. O dönüş de küçültmüştü onu. Hayal kırıklığı temalı bir hikayeydi ve hatırlanmasa daha iyiydi. Uzaklaştırdı kafasını bunlardan, sanki bulanık bir suyu karıştırır gibi.
Tren klimanın duraksamadan çalışmasıyla soğumuştu iyice. Çok soğuktan hoşlanmasa da şikayet etmedi. "Tangalı şarkıyı" söylemeye devam ediyordu Bob Dylan. Gülümsedi. T. koymuştu bu adı şarkıya. Seviyordu böyle aynı espriyi iki tarafından alıp da ortada çevirdikleri zamanı onunla. Sevdiği çok şey vardı onunla ilgili, sevmediği de. Hayatta tanıdığından asla pişman olmayacağın insanlardandı o ne olursa olsun. Gülümsedi yine. Sevdiği şeylerden biriydi onunla ilgili bu, gülümsetmesi.
Tren düzlükleri geçmişti artık. Çok fazla bir şey görünmüyordu tren yolunun kenarları tel örgülerle yer yer duvarlarla kapandığından. "Birazdan varırız havaalanına" diye düşündü. "Uçakta yemek ne verecekler acaba?" diye geçirdi aklından. Dönmek ne olursa olsun güzeldi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)