25 Kasım 2009

Ankara Calgary 2

Sis ilk başta paniğe kapılmama yol açtı. Ankara-İstanbul uçağının inmesiyle İstanbul-Toronto uçağının kalkması arasında 95 dk. vardı. Zaten zor yetişecektim, bir de sisten geç kalırsak yetişemezdim.

Uçuş numarasının değişmesinin sebebi de sisti. 7:30 uçağı hala kalkamamıştı. Beni de onda yer olduğundan ona aktarmışlardı. 4:35 uçağı bile kalkmamıştı hala. O uçak yolcularının yerinde olmak istemezdim.

Kısa süre sonra etraftaki konuşmalardan dolayı sakinleştim ama. İstanbul'da da sis çoktu. Bu yüzden aynı miktarda İstanbul-Toronto uçağı da gecikecek gibi duruyordu. Biraz oturdum gate'in önünde. Kalkıp kahvaltı etsem mi diye düşündüm. Yavaş yavaş sis açılmaya başladı ama. İlk başta sis açılıyor kalkarız şimdi diye düşünerek ayrılmadım gate'in önünden. Daha sonra zaten kalksak da İstanbul'a inemeyeceğiz, o yüzden kalkmaz diyerek kalktım ve kafelerin birine doğru yöneldim. Bu arada uçaklar inip kalkmaya başladı havaalanından. Ama hala İstanbul uçuşları gecikmiş olarak beklemekteydi.

Kafenin önünde beklerken Gökhan çıkageldi. O da Frankfurt'a uçacakmış, ne yapsam diye düşünüyordu. Uçuşların ertelenme ihtimali üzerinde konuştuk. Kendi durumumuzla dalga geçtik biraz. Biraz paniktik ikimizde ama bir şekilde uçuşlar kalkar gideriz diye düşünüyorduk.

Saat 9:30 gibi işin tahmin ettiğimizden ciddi olduğunu anlatan ilk olay oldu. Bir görevli gelip Sabiha Gökçen havalimanına gidecek yolcuların dilerlerse Atatürk'e giden uçaklara aktarılacaklarını söyledi. Tabi ilk olarak bağlantısı olan yolcular görevliye bağlantılarını sormaya başladılar. Görevli bazı sorulara "O bağlantı iptal edildi" diye cevap verince ilk panik başladı. Gökhan'ın uçuş da iptal edilenler arasındaydı. Yolcu kısmından çıkıp yeni bir bilet ayarlamak için satış noktasına gitti.

İyice stres bir şekilde beklemeye devam ettik. Saat 10:30 olduktan sonra artık İstanbul-Toronto uçağını yakalamanın tek yolunun uçağın iyice gecikmesi olduğunu anlamıştım. 11:00 gibi o ümit de kalmadı. İki görevli gate'e geldiler ve 12'ye kadar bağlantısı olan yolcuların bağlantıya yetişmelerini beklemediklerini, bu yolcuların biletlerini değiştirmeleri gerektiğini söylediler. Yine de bir ümit özellikle gösterdim uçuş kartımı, ama sonuç aynıydı.

İki şansımız vardı. Ya Ank-İst ve İst-X biletimizi birlikte başka bir güne değiştirecektik. Ya da İstanbul'a gidecektik, İst-X biletimizi değiştirecektik.

Ankara'daki evin doğalgaz tesisatındaki suyu boşaltmıştım. Telefonu, İnterneti ve Kablo TV'yi kapattırmıştım. Ankara'da kalsam halledemediğim işleri halletme şansım da yoktu hafta sonu olduğundan. İstanbul'da Neslihan'ı, Gültekin'i, İsmet'i ve diğer sevdiklerimi de gitmeden görememiştim. İstanbul'a gitmeye karar verdim. Nereden bileyim bunun da hata olduğunu.

Bilet satışa gittim. Ankara terminalini bilenler için bilet satış girişin olduğu duvarında terminalin. Sıra ise check-in masalarına kadar uzuyordu nerdeyse. Herkesin sinirler gerilmiş, herkes dokunsan uçan adam gibi uçacak.

Sıranın gelmesi iki saat sürdü. Bu esnada beni aktardıkları Ank-İst uçağı ve diğer İstanbul uçaklarının bazıları yolcu kabul etmeye başladılar. Bir an düşündüm sırayı bırakıp gitsem mi diye de madem bana böyle dediler, dediklerini yapayım dedim. Zaten acelem de yoktu İstanbul'a gitmek için, Neslihan işteydi. Benim uçuş uzun bir süre yolcu kabul ettikten sonra kapı kapandı ve gitti.

Yine sıradayken yan taraftaki Pegasus bilet satışta da benzer bir sıra vardı. Ve en son lisede kantinden döner almak için girdiğim tipte bir tezgah izdihamı. Bizim sıra da pek aşağı kalmıyordu. Aradan girmeye çalışanlar mı ararsınız, bunları takip ve tespit etmeyi görev bellemiş teyzeler mi. Bir yabancı sonunda "Securiiiiitiiiiii" diye bağırdı bile, sinirler ne hale gelmiş anlayın. Tabi güvenliğin tek yaptığı uzaktan "Ne diyo la bu" bakışı atmaktı. Adam yazık yabancı bir havalanı sanmış tabi burayı.

Saat artık 12:00 civarına gelmişti. Hiç bir şey yememiştim geceden beri. Bir ara bayılacağım sandım.

Neyse sonunda sıra geldi. O ana kadar görevlilere kızmamaya çalıştım zira inanılmaz bir stres altında ellerinden geleni yapmaya çalıştıkları belliydi. İlk önce bana Chicago aktarmalı bir Toronto bileti ayarlamaya çalıştı görevli. Dedim ona gidebilsem ben Calgary'e giderim zaten. Vize durumunu anlattım. Onun üzerinde pazartesi günkü İstanbul-Toronto uçağına aktardı beni. "Bavullarınızı da aşağıdan alabilirsiniz" diyince ben uyandım, kadına bir şey söylemeyince Ankara-İstanbul biletini de pazartesiye atmıştı. Özür diledim ve o gün gitmek istediğimi söyledim. Düzeltti, yeni bir boarding pass verdi. Bavulları almama gerek olmadığını yeni uçağa aktarılacağını söyledi.

Boarding pass'e bakınca uçuş numarasının değişmediğini, ben sıradayken giden uçağın uçuş numarası olduğunu gördüm. Kadına "E bu uçak gitti!?!" dedim. Aldığım cevap "Siz bakmayın panolara, gate'e gidin bekleyin" oldu.

Gittim gate'e. Önce bir kurovasan ve börek ile brunch yaptım kendi çapımda. Daha sonra tekrar gate önünde beklemeye başladım. Panolarda bana verdikleri uçuş numarası ile ilgili bir şey yoktu hala.

Birazdan bir tezgah daha kuruldu gate'in önünde. Hangi uçak hangi gate'den ne zaman kalkacak iyice karışmıştı ve iki görevli tek tek ayarlama yapmaya çalışıyorlardı. Biraz uğraştan sonra derdimi anlatabildim görevlilerin birine. Böyle bir uçuş var mı diye sordum, "Yok da öyle bir uçuş.... " diye başladı cümleye yığılıp kalıyordum nerdeyse.

23 Kasım 2009

Ankara Calgary 1

Bloga yazacağım bir sonraki yazı güya sinema beğenisi üzerine olacaktı. Hande tembih etmişti Calgary izlenimlerini gidince hemen, gerekirse fotoraflarla yazmaya başlamamı. Kaderin cilvesi öyle de oldu. Bu yazı gelişmişlik ölçütünün insanların olağandışı durumlarda yaşadıkları olduğuna dairdir.

Bilmeyenler için herşey bir seneliğine Calgary'e gitmek için bir fırsat çıkmasıyla başladı. Olayın bilimsel, teknik, duygusal yönlerini bilahare yazarım. Ama bu kadarıyla bile bir seneliğine okyanusun ötesine taşınmak bir olaydı.

Calgary'e uçak bileti aramaya başlamam Eylül ortalarına denk gelir. İlk darbe tek yön bilet almanın nerdeyse imkansız olduğunu öğrenmemle geldi.

Aynı zamanlarda vize başvurumla ilgili elçilikten arandım ve vize vermek için beni uygun gördüklerini ama çalışma izni almam için bana gönderilen davetin yeterli olmadığını öğrendim.

İkinci darbe de Calgary'e normalde verilen bağlantının Chicago üzerinden olduğunu öğrenmemle geldi. Amerika bir iki senedir transit yolculardan da vize istiyor ve zaten Kanada vizesi işinin belirsizliğe girdiği bir durumda Amerika vizesi almama bağlı olan bir uçak biletini almak istemedim.

Bunun üzerine ben de bu hikayedeki en büyük hatam olan hareketi yaptım ve "Ya Türk Hava Yolları Toronto'ya gitmeye başladı, bari Toronto üzerinden gideyim" diyerek Toronto-Calgary bileti bakmaya başladım. $99 CAD'a bir Toronto-Calgary bileti bulmam ve bu biletin aynı gece biten bir indirimin eseri olduğunu anlamamla birden işler hız kazandı.

$99 CAD'lı Toronto-Calgary bileti'ni en kötü sadece $100 CAD'ımın yanacağını düşünerek satın aldım ve THY'den de bir Ankara-İstanbul-Toronto bileti ayırttırdım. Toronto-Calgary biletini Internet'ten kendim aldığımdan biletler bağlantısız oluyordu. Bu beni biraz - belli ki yeterince değil - korkuttu ve Toronto-Calgary biletini Ankara-İstanbul-Toronto biletinden bir gün sonraya aldım.

Bir gece Toronto'da kalmak zor gibiydi ilk başta. En ucuz görünen ve havaalanına yakın otelde $70 CAD'a yer buldum. Her şey iyi gidiyordu. $200 CAD civarı bir paraya seyahatin Kanada kısmını karşılayacaktım.

Bu noktada aslında ikinci hatamı yaptım. Artık tek yön bilet bakmıyordum, gidiş dönüş bileti almaya karar vermiştim. Öyle olunca başka seçeneklerim de olabilirdi, transit vize istemeyen bir Avrupa ülkesinden Air France ile direk Calgary'e uçmak gibi. Ama nedense Toronto biletine kitlendim biraz. Sanırım hem WestJet'in ucuz bileti cazip geliyordu hem de yabancı ülkede ne şekilde olsun aktarma yapmak istemiyordum.

Vize probleminin çözülmesi neredeyse bir ayımı aldı. Elçilik çok yardımcı olmaya çalıştı, genelde elçiliklerle yaşadığım tecrübelerin tersine. Calgary'deki hocam Reda hoca 2. bir davet mektubu yazdı, daha sonra 3. bir davet mektubu yazdı ve en sonunda vizem ve çalışma iznimi aldığıma dair bir belge elime ulaştı.

Ayırtığım biletler vizemin elime ulaşmasından 6 gün sonrayaydı ve ben bir iki haftadır çalışma iznindeki belirsizlikten dolayı hazırlanmayı bırakmıştım. Ne yapabileceğimi düşündüm ve 15 günden biraz fazla bir hazırlanma süresi tanıyı kendime 21 Kasım'ı gitme tarihi olarak belirledim.

Ankara-İstanbul-Toronto biletinin fiyatı ilk ayırttığım bilete göre bir 50 € kadar artmıştı. Çok problem değildi tabi. WestJet'in indirimi bitmişti ve $179 CAD'a çıkmıştı Toronto-Calgary ama o da çok dert değildi. $70'lı otele rezervasyon yapmak için bakarken otelin aslında dandik bir otel olduğunu anladım. Yakın bir fiyata havalanına beleş servis yapan Hilton otelini görünce dedim ki şanslıyım.

Plan güzeldi Ankara'dan 9'da uçağa binip 10'da İstanbul'a inecektim. 11:30 da İstanbul'dan kalkıp 16:00 da Toronto'ya inecektim. Gümrük işlerimi halledip otelin servisiyle otele gidip güzel bir uyku çekecek, sabah bir kahvaltı edecek ve saat 11:30 da tekrar uçağa binip oğlen 1 gibi Calgary'e gelecektim.

2 hafta boyunca hazırlandım. Taşınma psikolojisi çok tuhaf bir şeymiş. Bir yandan sevdigim insanlar durmadan "Gitmeee" diyorlar. Bir yandan yapılacak yüzlerce iş var. Yok bavulun boyutu mu önemlidir ağırlığı mı, yok telefon nerden kapatılır, yok havalanına nası gideceğim derken geldi çattı 21 Kasım.

Sabah 7:00'de 2 tane kocaman bavulum, her ihtimale karşı bavullarda problem olur diye bir tane boş küçük bavul, amcam, yengem, Emin abi ve ben çıktık evden ve havalanına doğru yola çıktık. Yolda yer yer sis vardı ama hava genelde güzeldi. O anda aklımdan bile geçirmedim sisin nasıl bana hayatı zindan edeceğini.

7:40 gibi havaalanına vardık. Amcam ve Emin abi arabayı park ederken yengemle birlikte bavulları sürükleyerek check-in sırasına girdik. O anki en büyük korkum bavuların ağır ya da büyük olduğunu söyleyip para istemeleri ya da uçağa almayız demeleriydi. Görevli bavulların etiketlerini yapıştırıp gönderdiği zaman rahat bir nefes aldım. Görevliye sordum "Toronto'da alacağım bavullar değil mi?" Aldığım cevap yaşayacaklarımı özetliyordu, "Gidebilirseniz alırsınız tabi."

İlk kötü belirti uçuş numarasının değişmesiydi. Anlayamadım önce. Zaten İstanbul'da anca dış hatlara geçip pasaporttan geçecek kadar vaktim vardı. Beni daha sonraki bir uçuşa vermiş olmaları bu açıdan imkansızdı. Bir önceki uçuşa vermeleri de anlamsızdı. Bu şekilde kavrayamamış bir halde vedalaştım amcamlarla ve yolcu bölgesine geçtim. Bir şeylerin ters gittiğini kavramıştık, amcamlar da bekleyeceklerini söylediler.

Yolcu bölgesine girip de gate'e gittiğimde sürpriz ile karşılaştım: Pist sisten görünmüyordu bile.

29 Temmuz 2009

Jason ve Kızlar


- What's your favorite scary movie?
- Showgirls. Absolutely frightening. What's yours?

repliğinin arkasından Scream serisindeki favori kahramanımız Randy bir minibusun arkasına çekilir. Gözümüzden bir damla yaş gelir.

Randy yaşasaydı ve Friday 13th'i seyretseydi herhalde Showgirls yerine Friday 13th'i söylerdi. İyiki yaşamadı, iyiki görmedi. Ya da yaşadı mı bilemiyorum....

Tek bildiğim 13 Cuma diye bir şeyin varlığını bize öğreten filmin 30 sene sonra geldiği halin içler acısı olduğu. İnsanı kadın bedeninden, korku filmlerinden ve Jason'dan soğuttular. Hayret bir şey!

17 Mayıs 2009

Multiverse Belası


Hepsi onun suçu aslında!

1944'de (Superman'den 6 yıl sonra) doğdu. Uçabiliyordu. Kaçabiliyordu. Herşeyi yapabiliyordu. Gençti. Liseliydi. Süper güçleri olan köpeği bile vardı.

Tek sorun vardı. Süperman'in yapamadığı şeyleri bile yapıyordu!

Ve Multiverse belası hayatımıza girdi onunla.

Onun adı Superboy. Superman'in başarısı üzerine Siegel & Shuster onu yaratmayı düşündüler. DC ilk başta bu öneriyi reddetse de Robin'in başarısı üzerine Superboy projesini Siegel 2. Dünya Savaşında askerlik yaparken Shuster'in hikayeleri ve çizimleriyle hayata geçirdi.

Anafikir genç bir okuyucunun genç bir karakter ile daha kolay özdeşleşebileceği ve Superboy'un daha çok okuyucuyu kendine çekeceğiydi.

Fakat Superboy DC evrenine ilk devamlılık problemlerini de ekledi. Superman ilk sayılarda uçamamaktaydı. Fakat onun genç versyonu olması gereken Superboy uçuyordu. Bu belki de DC evreninde tutarlılığın korunma kaygısının kaybolmaya başladığı olaydı.

DC evreninde tutarlılık konusunda esas kan kaybı Silver Age ile başladı. 40'lı yıllarda albenisini kaybeden ve yayını durdurulan süper kahramanlar Silver Age'in başlamasıyla birlikte yenilenmiş versyonları ile tekrar yayın hayatına başladılar.

Aynı sorunu Marvel da yaşıyordu fakat Marvel bu soruna basit bir çözüm bulmuştu, Silver Age karakterleriyle Golden Age karakterlerini farklı kurgulayan Marvel benzerliklerin de tesadüfi olduğunu belirtiyordu. Örnek olarak Golden Age Human Torch yanma özelliği olan bir android'ken Silver Age Human Torch Fantastik Dörtlü'nün geçirdiği kazada güçlerini kazanan bir gençti.

DC ise bu basit çözüm yerine Multiverse kavramını ortaya attı. Yani Golden Age ve Silver Age'in aslında paralel evrenler olduğunu belirttiler.



Multiverse ilk bakışta çok zekice bir kavramdı. Hem değişik jenerasyonlara hitap eden ama birbirine benzer karakterler yaratmaya imkan veriyordu. Hatta bu karakterleri birbirleriyle etkileştirmek bile mümkün oluyordu!

Marvel ilk anda bu kavrama sıcak bakmadıysa onlar da 80'lerde çıkarttıkları yeni seriler için bu kavramı kullandılar. Gelin itiraf edelim, hangimiz Wolverine ile Jane Gray'in şehvetli bir gece geçirdiğini hayal etmedik. Çizgiroman sektörü de 80'lerde tam bu şekilde sınırları zorlamayı seviyordu. Multiverse bir çok fantaziyi tutarlılık konusunda kafa yormadan hayata geçirmeyi sağlıyordu.


Tabi Multiverse her derde deva değildi. Internet'in de olmadığı bir çağda, Multiverse bir çizgi roman dünyasında süper kahramanları anlayabilmek çok zor oluyordu. Her süperkahramanın 3-4 versyonu ortaya çıkmıştı, değişik evrenler arasında geçişler filan falan iyice olayı anlaşılmaz bir hale getiriyordu. Hem de yola çıkış amacı basitlikken.

DC Crisis on Infinite Earth serisiyle bu gidişe bir dur dedi. Tüm paralel evrenlerini yok etti. New Earth evreni oluştu ve "Bundan sonra herşey burada" dediler. Zaman zaman fantaziler için eski ve yokolmuş evrenlere gidiyorlardı. Multiverse sadece özel denemeler için bir atış alanıydı, mesela Frank Miller'ın The Dark Knight Returns evreni gibi.

Marvel kendini daha rahat hissetti her zaman Multiverse kavamıyla. Özellikle çok başarılı olan Ultimate serisi Marvel'ı bu alanda daha rahat ilerleyebileceğine ikna etti.

Multiverse kanıksandı insanlar tarafından ve çizgi roman külliyatında ayrılmaz bir kavram oldu.


Ama bunun çizgi roman dünyasından çıkıp da Star Trek evrenine girmesini hiç mi hiç beklemiyorduk.

Star Trek filminin hikayesinin ayrıntıları sır gibi gizleniyordu. Leonard Nimoy'un kadroda olduğunu öğrendiğimizden beri bir zaman yolculuğu olacağını biliyorduk. Alışıktı zaten Star Trek evreni uzay yolculuklarına, tarihin akışının değişmesine. Vice Admiral Kathyn Janeway ve Gabriel Bell belki de en çok hatırlanan örneklerdi.




Ve tabi ki Mirror Universe. Tabi Mirror Universe çok özel bir Multiverse'idi. Herşey basitçe tersine çevrilmişti.

Star Trek evreninde tüm zaman yolculuğu bölümlerinin, tüm paralel evrenlerin, herşeyin tek ortak paydası zamanda yapılacak herhangi bir değişikliğin ekranda gösterilen hiç bir şeyi çöpe atamayacağıydı. Zaman yolculuğu bölümleri genelde iki alternatif gelecekten birinin seçilmesi, ya da zaman çizgisinin aynı kalması ile sonuçlanıyordu.

Abrams ise tüm zaman çizgisini çöpe attı. Sinemadan çıktığımda filmin güzel mi çirkin mi olduğundan çok bunu düşünüyordum. 30 sezon süren diziler, 10 film ve bir o kadar da cannon ve non-cannon kitap, oyun vs. sanki hiç olmamıştı. Nero'nun dediği gibi, "Kaptan Kirk büyük bir adam sayılırdı, USS Enterprise'ın kaptanı olmuştu... Fakat bu başka bir hayattı."

Herşey başka bir hayattı artık.

Bir hafta geçti, hala karar veremedim. İyi mi oldu, kötü mü oldu. Sanırım hayal kırıklığımın en önemli sebebi derya deniz bir külliyatın artık üzerinde çok konuşulmayacak bir evrende kalması ve yeni evrenimizde elimizde sadece bir film olması.

Tabi bu Abrams ve Star Trek board (filmin yapımında tüm önemli kararları alan, Abrams, yazarlar ve yapımcılardan oluşan bir grup) için daha çok altın bir fırsat. DC'nin yaptığı gibi tüm continuity baggage'ı bir airlock'dan dışarı attılar.

Herşey olabilir artık.

Spock, Uhura ile Pon farr denemeleri yapıyorsa cidden herşey olabilir.

2011'de Star Trek'in 12. filmi vizyona girecek. Star Trek açılış haftasonunda yaptığı temiz 100 Milyon dolar ile, eleştirimenlerden ve izleyicilerden aldığı sağlam övgülerle açık ara yapılmış en başarılı Star Trek filmi oldu.

Tabi iyi sci-fi bekliyorduk, alabildik mi kesinlikle hayır. Külliyata ufaktan bir saygı duruşu bekliyorduk onu aldık ( Amiral Archer'ın köpeği, Kobayashi Maru, "I'm a doctor, not a physicist" repliği vs.) Aksiyon bekliyorduk (istekli olduğumuzdan değil, aksiyon sattığı için ve Star Trek evrenine bir ruh getireceği için) alabildik mi, fazlasıyla.

Sanırım itiraf etmek lazım... Star Trek Nemesis ile, Rick Berman'ın yavanlaşan vizyonu ile, tepetaklak gidiyordu ve ihtiyacı olan şeyi aldı.

Yine de...

... Vulcan yok olmasaydı olmaz mıydı?

29 Mart 2009

12 Eylül

Tarih Osmanlı İmparatorluğu'nun fethettiği ülkelerden ibaret değildir. Tarih bugüne nasıl geldiğimizi, neyin nasıl olduğunu ve neyin neden olmadığını açıklar bize. Bakmayı bilmek gerekir sadece...

Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın yaptığı Demirkırat belgeseli 1989 senesinde, Adnan Menderes'in mezanının Devlet Mezarlığı'nda yapılan bir anıt mezara taşınması esnasında başlayan "Menderes ve Demokrat Parti" tartışmaları arasında yapılmıştı. O zamanlar Birand tecrübeli gazeteci, Dündar ise genç yardımcısıydı. Belgesel Atatürk'ün ölümü ile başlıyordu. İsmet İnönü ve tek parti dönemi, ilk çok partili seçimler ve 1950-1960 yılları arasındaki DP iktidarı bilinen ve bilinmeyen yönleriyle ele alınıyordu. Yassıada İdamları belgeselin son bölümünü oluşturuyordu.

Belgesel çok ses getirdi. Çünkü belgeler ve tanıklar üzerinden toplumsal hafızada unutulmakta olan ama Cumhuriyet tarihindeki bir çok önemli olayın geçtiği bir dönemi tarafsız ve insancıl bir gözle ele almıştı Birand, Dündar ve Çaplı.

Demirkırat'tan üç sene sonra aynı ekip bu sefer de 12 Mart sürecini belgesel haline getirdiler. Daha güncel bir dönem olması ve bir çok tanığın hala hayatta olması dolayısıyla Demirkırat'dan daha görsel yanı güçlü bir belgesel çıktı ortaya. Belgesel Demirkırat'ın bıraktığı yerden alıyor, 60'ları tüm karmaşık siyasi havasıyla, dünya ile birlikte Türkiye'de yükselen solun hikayesiyle, Talat Aydemir ve Harbiye'nin bu resimdeki yeriyle ve toplumsal barışın nasıl bozulmaya başladığını gözler önüne sererek ayrıntılarıyla işliyordu. Belgesel Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı ile sona eriyor, bu anlamda Demirkırat ile paralel bir kurgu izliyordu.

Bu belgesellerin son halkasını Birand'ın, Hikmet Bila ve Rıdvan Akar ile ortaya çıkardığı 12 Eylül belgeseli. Bu belgesel de 12 Mart süreci ve İsmet Paşa'nın ölümü ile başlıyor, 12 Eylül'e gidilen süreçte yaşananlar, ülkede süren adı konulmamış iç savaş tüm dehşetiyle ortaya konuluyor. Belgesel 1983 seçimlerinin sonunda Turgut Özal'ın başbakan olmasıyla sona eriyor.

İki şey çok acı aslında.

Biri cumhuriyet tarihi denilen dönemin en önemli tarihi kaynaklarının bu üç belgesel olması. Bu belgesellerin ele aldıkları noktalar ve cumhuriyet tarihi ile ilgili bir çok şey karanlık ve bilinmezliklerle dolu.

İkinci acı nokta ise Türkiye Cumhuriyetinin yakın tarihini anlatmaya soyunan bu belgesellerin aslında bir darbe belgeseli serisi olması. Tabi bu Birand'ın değil Türkiye'deki demokrasi anlayışının bir ayıbı.

Bu belgesellere DVD ve kitap olarak ulaşmanız mümkün.

Youtube üzerinde 12 Eylül belgeseli bölümleri yer almakta.

7 Ocak 2009

Vadedilmiş Topraklarda


Bir insana ya da bir topluluğu zulmetmek vicdansızlıktır. Zulmedilen insanın ya da topluluğun bir gün zulmeden konumuna geçmesi ise dünyadaki en büyük vahşettir.

18 Aralık 2008

Issız Adam


Zaten gitmeyi istiyordum. Şimdiye kadar Irmak'ın yaptığı her filmi ya kaçırmıştım ya da ısınamayıp seyretmemiştim. Bir aksam karşılaştığım 20 senelik arkadaşımın "Issız Adam'a gittin mi?" diye sormasıyla farklı bir hal aldı bu istek. "Hayır" dedim. "Gitme" dedi, sustu. Birlikte çok film seyretmiştik geçen yıllarda. Bir filme gitmememi salık verdiği çok olmuştu. Ama böyle gizemli bir şekilde sadece "Gitme" demesi ilk defa gördüğüm bir şeydi. "Niye ki?" dedim merakla. "Bizim gibi tek başına yaşayan, yanlız hayatını sürdürmeye çalışan adamlar için resmen tokat gibi" dedi. Beklemiyordum böyle bir duygu. Gerçekten öyle miydi acaba diye ilk fırsatta kendimi sinemaya attım.

Evet gerçekten öyleydi. Irmak'ın filmi de gerçekten filmdeki yemek gibi. Her bir parçanın ayrı tadı var ve sanki tüm film aynı tadda (en azından olmaya çalışıyor)

Filmle ilgili beni en çok şaşırtan şeylerden biri aslında filmin bu kadar beğenilmiş olması oldu. Her zaman iki tip film olduğunu savundum sinemada: olabildiğince çok kişiye hitap eden filmler ve karakterleriyle özdeşleşebilenlere hitap eden filmler. Aslında bu tiplerin bir tanesinin tipik bir örneğini yapmak çok kolay. Ama esas zor olan bir tipte olup da öteki tipe de yakınsayan filmler yapmak. Yani genele hitap eden ama formul filmi olmayan filmler yapmak, ve benzer zorlukta belirli karakterle dayanan ama genele de bir tad verecek filmler yapmak. Issız Adam kesinlikle karakterlere girebilmeyi istiyor ön koşul olarak ama sanırım bu kadar beğenildiğine göre insanlara genele dair bir şeyler de söylüyor.

Sonuçta anlatılan hikaye o kadar basit ki. Ama aslında hiç de basit değil. Çünkü temelde anlatılan insanın sevgi, kendisi, çevresi ve hayatı arasında sıkışması. Irmak ilk alkışı burada hakediyor bence. Rafine bir lezzet sunuyor önümüze. Seyircisinden çok şey bekliyor. 25 yaş ile 30
yaş arasında ki farkı anlamasını bekliyor. 30 ile 35 arasındaki farkı da. Parayla seks ile severek seks arasındaki farkı anlamasını bekliyor. Hayal kırıklığına uğramak ile hayal kırıklığına uğrayacağını bile bile devam etmek arasındaki farkı anlamasını bekliyor. O yüzden film herkesin harcı değil aslında. Ama Irmak belirli bir ruh haline boğmaktan da kaçındığından seyircisini sanırım seyirci yine de bir bağ kurabiliyor filmle. Bu bağı kuramayanlar da filmin klişelerine, hangi filmlere benzediğine sardırıyor herhalde.

Aslında bu bağlamda Mike Nichols'ın Closer'ına çok da benziyor Issız Adam. Alper Dan'den çok da farklı değil. Tabi Closer'da ana tema tutku ve cinsellikken burada ego ve persona iliskisi. Ama temelde nasıl Dan'in tüm testesteron problemleri aslında kendinden kaynaklanıyorsa Alper'in tüm problemleri (gece Ada uyurken evden çıkıp da bir fahişenin kapısına dayanması dahil) kendinden kaynaklanıyor. Closer da bir çok insan için klişe herkesin herkesle yattığı bir film olmuştu. Ama Issız Adam da aldığı olumsuz tepkilerle benzer bir kadere mahkum oldu.

Hikayeyi anlatırken Irmak'ın şeçtiği yol ise pek alışık olduğumuz bir yol değil. Zor olanı yaparak Irmak temposu sürekli değişen bir bir kurguya yer veriyor. Bir an lirizmden nefes alamazken seyirci bir sonraki anda Alper'in sevisirken nasıl sertlikten hoşlandığını test ediyor. Bir an Alper'in patlayıp annesine bağırması ortamı gererken bir an sonra belki de annesine ömründe kimseye açamadığı şeyleri açmasına belki de ramak kalıyor. Ama Irmak bir çok yönetmenin yaptığı gibi belirli bir anda kilitli kalıp da seyircinin Alper'i o anla özdeşleştirmesine izin verip arkasından da "bakın böyle yönleri de varmış" dercesine bir sürü bağlantısız sahne sokuşturmuyor. Aslında o anların hepsi Alper. Annesine bağıran da, şef garsonunun çocuğu olacağını öğrenince sevinçten deliye dönen de, Ada'dan kaçmak isteyen de, Ada'dan bir an ayrılmak istemeyen de. Çağan Irmak ikinci alkışı da burada hakediyor. Filmdeki karakter ve ilişki kurgusu nerdeyse sinemayı aşan bir gerçeklik boyutuna ulaşıyor. Adeta Rus edebiyatı okuyor tadı alıyor insan zaman zaman.

Film Alper üstüne olsa da Ada'ya da ayrı bir parantez açmak lazım. Ada da Alper gibi iyi tasarlanmış. Ada kalıyor Alper'in bir tarafında. Çünkü aslında Ada Alper'i bağlayabilecek tek insan. Bu ruh eşi filan olduğundan değil. Ada Alper'e karşı kişiliğini ve sevgisini aynı anda
koruyacak cesarete ve güce sahip. Olabildiğince aşık ve kadın bir yandan da. Her özelliği de iyice işleniyor filmde. Alper'i değiştirmeye çalışmasından, sadece kadınlara özgü o şehve-utangaçlık-aşk karışımını tüm ilişkiye sindirmesinden, Alper'in Ada'yı ezmeyi deneyememesinden, sevmekten vazgeçmemesinden, bunların hepsinden bir şeyler çıkıyor.

Filmin belki de biraz sırıtan bir iki yeri duygusallığın ve lirizm'in altını çizdiği iç ses bölümleri ve Ada'nın uzun duygusal tiradları. Burada bir tercih yapmış Irmak bence ve bu sahneleri koyarak seyircinin aslında bu ikisi birbirini sevmemişti, kaybedince anladılar değerlerini sonucuna varmalarını önlemeye çalışmış. Buraları çıkarıp da daha realist ve daha duygusuz, sert bir ton yakalamasının da doğru olacağını sanmıyorum. Ama en azından buraları biraz daha yaratıcı bir şekilde filmin içine yedirebilirdi. Buralar zaman zaman da olsa Alper'in Alper olmaktan, Ada'nın da Ada olmaktan biraz çıktığı yerler. Bunu engelleyebilirdi.

Atmosfer konusanda bir şey söylemek lazım bi de. Alper de Ada da biraz alt kültür insanları. İstanbul da olmaları da tesadüf değil sanırım. Eski 45'likler de, yemek de filmdeki bir çok şey alt kültüre götürüyor bizi. Zaten bunun çok bilinçli olmadığını düşünmemek lazım. Öyle
olmasaydı Alper Tarsus da kalıp çocukluk arkadaşı gibi evlenirdi herhalde, Ada da kendini işe verirdi. Irmak burada da bir denge yakalamış aslında. Yani bu tip insanları ve böyle bir atmosferi her an görmüyoruz da ama uzak da olmadığı hissedebiliyor insan. Bir yandan hiç Alper gibi bir adama rastlamadım diyorsunuz bi yandan İstiklal'de yeterince dolaşsam belki diye geçiriyorsunuz içinizden...

Sonucta bir tokat yedik gerçekten. Ama bazen bu bile insanın tad almasına yol açıyor biraz kişisel muhasebe ile birlikte. Çağan Irmak'ı tebrik ediyorum. Dünyanın en güzel filmini de yapmamış tabi ama ömrümde izlediğim en karakterli ve en iyi düşünülmüş filmlerden birine imza atmış. Bu kadar basit bir konuyu, 3 ay gibi kısa bir zamanda çekerek bir sanat eseri çıkartmış ortaya. Bu yediğimiz tokadı da hafifletiyor, kişisel muhasebeyi de kafamızdan biraz atmamıza yardımcı oluyor ve de...

28 Ekim 2008

Sansür


Yasaların avukatların, savcıların ve hakimlerim oynadıkları bir tür oyunun kural kitabı olmaktan öteye gitmediği noktada hukuk ve adalet kayıplara karışıyor. Çünkü yasalar bir amaç için yapılır, bir amaç için yürütülür, bu amaç da toplumun iyiliğidir. Türkiye'de değil ama...

Hayata bakışımız o kadar küçük ki, zaten kimse düşünmedi Internet ile ilgili ilk yasal düzenlemenin Türkiye'yi bilişim toplumu olma yolunda ilerletecek, Internet'e destek verecek, e-dönüşüm'ü gerçekleştirecek bir atılım olacağını. Ama bu kadarını da beklemiyorduk.

Ama yasalar insanların kafasında varolduğu sürece anlamlıdır işte. Siz ne kadar herşeye bir yasa yapsanız da, bir gün öyle bir durum olur, öyle bir teknoloji çıkar, öyle bir şey gelir ki bırakın yasa yapmayı anlayamazsınız bile. Yasaların anlamı içinize sindiyse o anlaşılmaz şeyi bile etik ve adalet kavramı içerisinde değerlendirebiliriz hakimiyle, yasa koyucusuyla, vatandaşıyla. Ama yasalar ciltlenip kütüphaneye konulmak için yapıldığında aynen böyle durumla ortaya çıkar.

Günümüzde kitaplara, dergilere vs. bile böyle bir sansür uygulanmıyor. Ama bu sansür bambaşka bir dünya olan Internet'e uygulanmak isteniyor. Bu yasayı koyan, uygulamaya çalışan ve bu yasanın kötü yanlarını sömürmeye (exploit etmeye) çalışanlara bir haberim olacak, İnternet dünyanın şeklini değiştirmekte, anlayamasanız bile. Siz de ya "Korku İmparatorluğunu" korumak için değişime sonuna kadar karşı çıkarsınız ve selin önünde duran baraj konumuna düşersiniz ya da biraz kafalarınızı yenilersiniz ve takdirler kazanırsınız, seçim sizin.

Bu yasaklar, sansürler hakkında bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü hiçbir tarafından tutulacak bir yanı yok. Ne sebeplerinin, ne yapılış şeklinin, hem de teknolojik olarak yasağin uygulanış biçiminin. Bazı kaynaklarda yazıldığı gibi gerçekten korsan televizyon yayınının blogger üzerinden yayınlanması gibi bir hadise varsa onun da savunulacak bir yanı yok. Bilmiyoruz bu işi galiba. Yok bir Internet kültürümüz.

Ama çözüm bu mu. Bu sadece "Korku İmparatorluğu" projesinin yeni bir perdesi.

11 Ağustos 2008

Öteki

Maraş, Sivas, Çorum, Başbağlar, Güngören, Hrant Dink, ve diğerleri. Bir insan bir insanı gözünü kırmadan katleder. Ve bizde bir tedirginlik bile yaratmaz bazen. Tedirgin olmamız lazım mı acaba?

Olaya "insanlar öluyor" şeklinde bakarsak tüm bu olaylar hakkında herkes duyarlı fazlasıyla. Güngören'deki görüntüler hangimizin aklına kazınmadı ki.

Ölenin kimliği de bu olayda bence önemsiz. Güngören'de ölen kardeşlerimizle Maraş'da ölen kardeşlerimizden hangisini diğerine tercih edeceğiz. Sivas'ta ölenlerle Başbağlar'da ölenleri ya da. Böyle bir muhasebe yapamayız. Tershanede ölen işçinin kaderi ile konsoloslukta ölen polisin kaderi çok da farklı değil aslında. İkisi de ekmek parası için çalışırken ister istemez hayatını ortaya koymuş ve ucuz bir şekilde can vermiş.

Fakat olaya biraz daha yukardan toplumsal yapı açısından bakacak olursak bu olayların bazıları bence daha vahim. Amerikan konsolosluğuna saldırıyı yapan ya da 3 sene önceki İstanbul bombalamalarını yapan insanlar ortalığa bir anlık korku salmak dışında hiçbir şey beceremediler. (Toplumsal açıdan konuştuğumun altını çizeyim. sebep oldukları ölümleri ayrı tutuyorum) ama Hrant Dink'i vuran kişi tek kurşunla Türk toplumundan o kadar çok şeyi degistirdi ki. Bir anda toplum ikiye bölündü bir çözeltiye çöktürücü karıştırmışsınız gibi. Bir kısım "Hepimiz Ermeniyiz!" derken diğer kısım da Dink'in katiliyle fotoğraf çektirme yarışına girdi.


Türkiye'nin şu andaki en büyük problemi kardeşliğin kaybolmuş bitmiş olması. İrtica filan bunun yanında bence fasafiso. Tabi irtica'nın da bu problemle kesişen bir yönu var. Ama esas problem Türk'un Türk olmayana "öteki" muamelesi yapması, Ataturkçu kesimin Ataturkçü olmayana "öteki" muamelesi yapması, dindar kesimin dindar olmayana "öteki" muamelesi yapmasi, zengin olanın olmayana "öteki" muamelesi yapmasi. O kadar çoğaltılabilir ki, erkeğin erkek olmayana "öteki" muamelesi yapmasına kadar bile gider.

İşte bu gözlükten bakınca şahsen benim gözümde Dink suikasti, Maraş katliamı, Çorum katliamı ve bir yere kadar Güngören bombalaması diğer olaylardan ayrı yerlerdeler. Bu coğrafyada hep insanlar ölür ve heröolen insan bu toplumdan bir şeyler götürür, masumiyetimiz biraz daha kaybolur. Ama bazı ölumler vardır, bazı cinayetler vardır ki çok fazla sey götürürler, hem birey olarak hepimizin içinden hem de toplumsal benliğimizden. Çünkü el-kaide gibi bir örgütün gelip Türk vatandaşlarını öldürmesinden daha acı tek şey birlikte yaşayan insanların, birlikte yaşadıkları insanları öldürmeleridir. Çunku ben bu olaylara bakınca şunu görüyorum, o kadar "öteki" olmuşuz ki birbirimizin gözünde vahşice can vermemiz bile önemli değil artık.

Bu yuzden bazi acılar daha acı. Çünkü bazi acılar yara kapanırken duyulur, bazıları daha yeni açılmaya başlamışken. Ben acırken bu ölümlere en çok buna acıyorum işte, bir yaranın açıldığına.