18 Aralık 2008

Issız Adam


Zaten gitmeyi istiyordum. Şimdiye kadar Irmak'ın yaptığı her filmi ya kaçırmıştım ya da ısınamayıp seyretmemiştim. Bir aksam karşılaştığım 20 senelik arkadaşımın "Issız Adam'a gittin mi?" diye sormasıyla farklı bir hal aldı bu istek. "Hayır" dedim. "Gitme" dedi, sustu. Birlikte çok film seyretmiştik geçen yıllarda. Bir filme gitmememi salık verdiği çok olmuştu. Ama böyle gizemli bir şekilde sadece "Gitme" demesi ilk defa gördüğüm bir şeydi. "Niye ki?" dedim merakla. "Bizim gibi tek başına yaşayan, yanlız hayatını sürdürmeye çalışan adamlar için resmen tokat gibi" dedi. Beklemiyordum böyle bir duygu. Gerçekten öyle miydi acaba diye ilk fırsatta kendimi sinemaya attım.

Evet gerçekten öyleydi. Irmak'ın filmi de gerçekten filmdeki yemek gibi. Her bir parçanın ayrı tadı var ve sanki tüm film aynı tadda (en azından olmaya çalışıyor)

Filmle ilgili beni en çok şaşırtan şeylerden biri aslında filmin bu kadar beğenilmiş olması oldu. Her zaman iki tip film olduğunu savundum sinemada: olabildiğince çok kişiye hitap eden filmler ve karakterleriyle özdeşleşebilenlere hitap eden filmler. Aslında bu tiplerin bir tanesinin tipik bir örneğini yapmak çok kolay. Ama esas zor olan bir tipte olup da öteki tipe de yakınsayan filmler yapmak. Yani genele hitap eden ama formul filmi olmayan filmler yapmak, ve benzer zorlukta belirli karakterle dayanan ama genele de bir tad verecek filmler yapmak. Issız Adam kesinlikle karakterlere girebilmeyi istiyor ön koşul olarak ama sanırım bu kadar beğenildiğine göre insanlara genele dair bir şeyler de söylüyor.

Sonuçta anlatılan hikaye o kadar basit ki. Ama aslında hiç de basit değil. Çünkü temelde anlatılan insanın sevgi, kendisi, çevresi ve hayatı arasında sıkışması. Irmak ilk alkışı burada hakediyor bence. Rafine bir lezzet sunuyor önümüze. Seyircisinden çok şey bekliyor. 25 yaş ile 30
yaş arasında ki farkı anlamasını bekliyor. 30 ile 35 arasındaki farkı da. Parayla seks ile severek seks arasındaki farkı anlamasını bekliyor. Hayal kırıklığına uğramak ile hayal kırıklığına uğrayacağını bile bile devam etmek arasındaki farkı anlamasını bekliyor. O yüzden film herkesin harcı değil aslında. Ama Irmak belirli bir ruh haline boğmaktan da kaçındığından seyircisini sanırım seyirci yine de bir bağ kurabiliyor filmle. Bu bağı kuramayanlar da filmin klişelerine, hangi filmlere benzediğine sardırıyor herhalde.

Aslında bu bağlamda Mike Nichols'ın Closer'ına çok da benziyor Issız Adam. Alper Dan'den çok da farklı değil. Tabi Closer'da ana tema tutku ve cinsellikken burada ego ve persona iliskisi. Ama temelde nasıl Dan'in tüm testesteron problemleri aslında kendinden kaynaklanıyorsa Alper'in tüm problemleri (gece Ada uyurken evden çıkıp da bir fahişenin kapısına dayanması dahil) kendinden kaynaklanıyor. Closer da bir çok insan için klişe herkesin herkesle yattığı bir film olmuştu. Ama Issız Adam da aldığı olumsuz tepkilerle benzer bir kadere mahkum oldu.

Hikayeyi anlatırken Irmak'ın şeçtiği yol ise pek alışık olduğumuz bir yol değil. Zor olanı yaparak Irmak temposu sürekli değişen bir bir kurguya yer veriyor. Bir an lirizmden nefes alamazken seyirci bir sonraki anda Alper'in sevisirken nasıl sertlikten hoşlandığını test ediyor. Bir an Alper'in patlayıp annesine bağırması ortamı gererken bir an sonra belki de annesine ömründe kimseye açamadığı şeyleri açmasına belki de ramak kalıyor. Ama Irmak bir çok yönetmenin yaptığı gibi belirli bir anda kilitli kalıp da seyircinin Alper'i o anla özdeşleştirmesine izin verip arkasından da "bakın böyle yönleri de varmış" dercesine bir sürü bağlantısız sahne sokuşturmuyor. Aslında o anların hepsi Alper. Annesine bağıran da, şef garsonunun çocuğu olacağını öğrenince sevinçten deliye dönen de, Ada'dan kaçmak isteyen de, Ada'dan bir an ayrılmak istemeyen de. Çağan Irmak ikinci alkışı da burada hakediyor. Filmdeki karakter ve ilişki kurgusu nerdeyse sinemayı aşan bir gerçeklik boyutuna ulaşıyor. Adeta Rus edebiyatı okuyor tadı alıyor insan zaman zaman.

Film Alper üstüne olsa da Ada'ya da ayrı bir parantez açmak lazım. Ada da Alper gibi iyi tasarlanmış. Ada kalıyor Alper'in bir tarafında. Çünkü aslında Ada Alper'i bağlayabilecek tek insan. Bu ruh eşi filan olduğundan değil. Ada Alper'e karşı kişiliğini ve sevgisini aynı anda
koruyacak cesarete ve güce sahip. Olabildiğince aşık ve kadın bir yandan da. Her özelliği de iyice işleniyor filmde. Alper'i değiştirmeye çalışmasından, sadece kadınlara özgü o şehve-utangaçlık-aşk karışımını tüm ilişkiye sindirmesinden, Alper'in Ada'yı ezmeyi deneyememesinden, sevmekten vazgeçmemesinden, bunların hepsinden bir şeyler çıkıyor.

Filmin belki de biraz sırıtan bir iki yeri duygusallığın ve lirizm'in altını çizdiği iç ses bölümleri ve Ada'nın uzun duygusal tiradları. Burada bir tercih yapmış Irmak bence ve bu sahneleri koyarak seyircinin aslında bu ikisi birbirini sevmemişti, kaybedince anladılar değerlerini sonucuna varmalarını önlemeye çalışmış. Buraları çıkarıp da daha realist ve daha duygusuz, sert bir ton yakalamasının da doğru olacağını sanmıyorum. Ama en azından buraları biraz daha yaratıcı bir şekilde filmin içine yedirebilirdi. Buralar zaman zaman da olsa Alper'in Alper olmaktan, Ada'nın da Ada olmaktan biraz çıktığı yerler. Bunu engelleyebilirdi.

Atmosfer konusanda bir şey söylemek lazım bi de. Alper de Ada da biraz alt kültür insanları. İstanbul da olmaları da tesadüf değil sanırım. Eski 45'likler de, yemek de filmdeki bir çok şey alt kültüre götürüyor bizi. Zaten bunun çok bilinçli olmadığını düşünmemek lazım. Öyle
olmasaydı Alper Tarsus da kalıp çocukluk arkadaşı gibi evlenirdi herhalde, Ada da kendini işe verirdi. Irmak burada da bir denge yakalamış aslında. Yani bu tip insanları ve böyle bir atmosferi her an görmüyoruz da ama uzak da olmadığı hissedebiliyor insan. Bir yandan hiç Alper gibi bir adama rastlamadım diyorsunuz bi yandan İstiklal'de yeterince dolaşsam belki diye geçiriyorsunuz içinizden...

Sonucta bir tokat yedik gerçekten. Ama bazen bu bile insanın tad almasına yol açıyor biraz kişisel muhasebe ile birlikte. Çağan Irmak'ı tebrik ediyorum. Dünyanın en güzel filmini de yapmamış tabi ama ömrümde izlediğim en karakterli ve en iyi düşünülmüş filmlerden birine imza atmış. Bu kadar basit bir konuyu, 3 ay gibi kısa bir zamanda çekerek bir sanat eseri çıkartmış ortaya. Bu yediğimiz tokadı da hafifletiyor, kişisel muhasebeyi de kafamızdan biraz atmamıza yardımcı oluyor ve de...

28 Ekim 2008

Sansür


Yasaların avukatların, savcıların ve hakimlerim oynadıkları bir tür oyunun kural kitabı olmaktan öteye gitmediği noktada hukuk ve adalet kayıplara karışıyor. Çünkü yasalar bir amaç için yapılır, bir amaç için yürütülür, bu amaç da toplumun iyiliğidir. Türkiye'de değil ama...

Hayata bakışımız o kadar küçük ki, zaten kimse düşünmedi Internet ile ilgili ilk yasal düzenlemenin Türkiye'yi bilişim toplumu olma yolunda ilerletecek, Internet'e destek verecek, e-dönüşüm'ü gerçekleştirecek bir atılım olacağını. Ama bu kadarını da beklemiyorduk.

Ama yasalar insanların kafasında varolduğu sürece anlamlıdır işte. Siz ne kadar herşeye bir yasa yapsanız da, bir gün öyle bir durum olur, öyle bir teknoloji çıkar, öyle bir şey gelir ki bırakın yasa yapmayı anlayamazsınız bile. Yasaların anlamı içinize sindiyse o anlaşılmaz şeyi bile etik ve adalet kavramı içerisinde değerlendirebiliriz hakimiyle, yasa koyucusuyla, vatandaşıyla. Ama yasalar ciltlenip kütüphaneye konulmak için yapıldığında aynen böyle durumla ortaya çıkar.

Günümüzde kitaplara, dergilere vs. bile böyle bir sansür uygulanmıyor. Ama bu sansür bambaşka bir dünya olan Internet'e uygulanmak isteniyor. Bu yasayı koyan, uygulamaya çalışan ve bu yasanın kötü yanlarını sömürmeye (exploit etmeye) çalışanlara bir haberim olacak, İnternet dünyanın şeklini değiştirmekte, anlayamasanız bile. Siz de ya "Korku İmparatorluğunu" korumak için değişime sonuna kadar karşı çıkarsınız ve selin önünde duran baraj konumuna düşersiniz ya da biraz kafalarınızı yenilersiniz ve takdirler kazanırsınız, seçim sizin.

Bu yasaklar, sansürler hakkında bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü hiçbir tarafından tutulacak bir yanı yok. Ne sebeplerinin, ne yapılış şeklinin, hem de teknolojik olarak yasağin uygulanış biçiminin. Bazı kaynaklarda yazıldığı gibi gerçekten korsan televizyon yayınının blogger üzerinden yayınlanması gibi bir hadise varsa onun da savunulacak bir yanı yok. Bilmiyoruz bu işi galiba. Yok bir Internet kültürümüz.

Ama çözüm bu mu. Bu sadece "Korku İmparatorluğu" projesinin yeni bir perdesi.

11 Ağustos 2008

Öteki

Maraş, Sivas, Çorum, Başbağlar, Güngören, Hrant Dink, ve diğerleri. Bir insan bir insanı gözünü kırmadan katleder. Ve bizde bir tedirginlik bile yaratmaz bazen. Tedirgin olmamız lazım mı acaba?

Olaya "insanlar öluyor" şeklinde bakarsak tüm bu olaylar hakkında herkes duyarlı fazlasıyla. Güngören'deki görüntüler hangimizin aklına kazınmadı ki.

Ölenin kimliği de bu olayda bence önemsiz. Güngören'de ölen kardeşlerimizle Maraş'da ölen kardeşlerimizden hangisini diğerine tercih edeceğiz. Sivas'ta ölenlerle Başbağlar'da ölenleri ya da. Böyle bir muhasebe yapamayız. Tershanede ölen işçinin kaderi ile konsoloslukta ölen polisin kaderi çok da farklı değil aslında. İkisi de ekmek parası için çalışırken ister istemez hayatını ortaya koymuş ve ucuz bir şekilde can vermiş.

Fakat olaya biraz daha yukardan toplumsal yapı açısından bakacak olursak bu olayların bazıları bence daha vahim. Amerikan konsolosluğuna saldırıyı yapan ya da 3 sene önceki İstanbul bombalamalarını yapan insanlar ortalığa bir anlık korku salmak dışında hiçbir şey beceremediler. (Toplumsal açıdan konuştuğumun altını çizeyim. sebep oldukları ölümleri ayrı tutuyorum) ama Hrant Dink'i vuran kişi tek kurşunla Türk toplumundan o kadar çok şeyi degistirdi ki. Bir anda toplum ikiye bölündü bir çözeltiye çöktürücü karıştırmışsınız gibi. Bir kısım "Hepimiz Ermeniyiz!" derken diğer kısım da Dink'in katiliyle fotoğraf çektirme yarışına girdi.


Türkiye'nin şu andaki en büyük problemi kardeşliğin kaybolmuş bitmiş olması. İrtica filan bunun yanında bence fasafiso. Tabi irtica'nın da bu problemle kesişen bir yönu var. Ama esas problem Türk'un Türk olmayana "öteki" muamelesi yapması, Ataturkçu kesimin Ataturkçü olmayana "öteki" muamelesi yapması, dindar kesimin dindar olmayana "öteki" muamelesi yapmasi, zengin olanın olmayana "öteki" muamelesi yapmasi. O kadar çoğaltılabilir ki, erkeğin erkek olmayana "öteki" muamelesi yapmasına kadar bile gider.

İşte bu gözlükten bakınca şahsen benim gözümde Dink suikasti, Maraş katliamı, Çorum katliamı ve bir yere kadar Güngören bombalaması diğer olaylardan ayrı yerlerdeler. Bu coğrafyada hep insanlar ölür ve heröolen insan bu toplumdan bir şeyler götürür, masumiyetimiz biraz daha kaybolur. Ama bazı ölumler vardır, bazı cinayetler vardır ki çok fazla sey götürürler, hem birey olarak hepimizin içinden hem de toplumsal benliğimizden. Çünkü el-kaide gibi bir örgütün gelip Türk vatandaşlarını öldürmesinden daha acı tek şey birlikte yaşayan insanların, birlikte yaşadıkları insanları öldürmeleridir. Çunku ben bu olaylara bakınca şunu görüyorum, o kadar "öteki" olmuşuz ki birbirimizin gözünde vahşice can vermemiz bile önemli değil artık.

Bu yuzden bazi acılar daha acı. Çünkü bazi acılar yara kapanırken duyulur, bazıları daha yeni açılmaya başlamışken. Ben acırken bu ölümlere en çok buna acıyorum işte, bir yaranın açıldığına.

20 Aralık 2007

Sevmek Zordur

Hayatın asla anlayamayacağımız yönlerinden biri sevmek. Kimi neye göre seviyoruz? Neden bir insan hayatın anlamı olabiliyor bir anda? Kendimiz mi, sevdiğimiz mi?

Küçükken hep bir gün koca koca sevgilerimiz olacağını hayal ettik. Anne babamız gibi olacaktık. Hayatın bir sonu vardı. Büyüme diye geçen çocuk dilinde. Büyüdüğümüz zaman sevgimiz olacaktı. Sevecektik ve sevilecektik. Ve ondan sonra sevmiş sevilmiş olacaktık. Bir daha asla hiç bir şeyin eksikliğini çekmeyecektik.

Güzeldi çocukluk, çünkü kandırabiliyorduk kendimizi.

Hayal kırıklıklarının olmadığı bir dünya imgesi kuruyorduk çocukken. Gerçekler çok farklıymış oysa, sonra anladık.

Hayatın içine iyice daldıkça anladık kolay olmadığını sevmenin. İnsanın kendi ile olan mücadelesi iyice kızıştıkça sevmesi de zorlaşıyordu.

Aşık olduğunuz bir insanı üzmek için bilerek ve isteyerek bir şeyler yaptınız mı?

Annenizin ya da babanızın sizden uzakta olmasını istediniz mi?

Arkadaşlarınızın yaptığı şeyleri küçümsediğiniz oldu mu?

Sevmek ile nefret arasındaki ince çizgi kayboldukça kayboldu biz büyüdükçe. Sevmek insanın kendi içinden bir parçayı vermesi gibiydi. Birini sevmek aslında birini sevmemeyi gerektiriyordu. Çok severseniz içinizden çok şey vereceğiniz korkusuyla yapıyordunuz bazı şeyleri.

En acı şey de insanın içinin kabuk bağlaması zamanla. Zira şöyle iki üç cümlede yazamadığım şeyi aslında binlerce cümlede yazmak da zor. Bir insanın bir insana sevgisini tarif etmek. Güçsüzlük, zaaf, hassaslık... Bunların hepsi harekete geçiyor sanki birini sevince ve herşey karışıyor.

Bu kadar karmaşık mı?

Belki değil.

Belki okuyunca daha mutlu olurum diye karıştırdığım psikoloji kitapları der ki, insanın etrafındakilerle olan ilişkileri kendi içindeki psikolojik dinamiklerinin dışarı yansımasıdır. Sorun bizde mi o zaman?

Sorun aslında kimsede değil. Sorun belki de hayatın çok küçük şeylerin çok önemli şeylere sebep olabileceği nedensellik ve şansın inanılmaz derecede tuhaf bir şekilde içiçe geçtiği bir kurgusunun olması.

Evren bir kapalı sistem olsa da, belli yasalar olsa da evrenin düzenini kontrol eden, belli ilahı kuvvetler olsa da evrene düzen veren yine de şunu inkar edemeyiz, bu kadar çok değişkenin olduğu bir sistem nasıl dengeye ulaşır bilinmez.

Çoğu sınıntımızın temelinde bu yatıyor bence. Her şeyin fazlasıyla karmakarışık olması. Böylece de temelde basit kurgular ile ilerlese de olayların temelleri, uzun zaman ve çok karmaşık ortamlar kurguyu yıkıyor.

Ama sevmek böyle mi anlatılmalı?

Bu kadar karmaşık mı?

Her şeyin akıp gittiği bir dünyada tutunmamızı sağlayan şey sevgi.

Ayakta durmanın zor olduğu anlarda huzur veren şey sevgi.

Yanlızlık içerisinde yüzmemenin yolu sevgi.

"Bir insaı sevmekle başlar her şey"

Sevgi bir başlangıç. Öncesinde olan bir şeyler yok sevginin. Herşeyi kırıp dökebiliyor çünkü sevgi bu nedenselliklere bağlı değil!

Sevgi olmadan her şey çok daha kolay olurdu. Çünkü zor nedir bilmezdik asla.

Sevgi varken ise zor, kolay, acı, tatlı, herşeyi hissedebiliyoruz.

İnsan kendinden bir şeyler veriyor severken. Ne verdiği seven insana kalmış. Dilerse kendi alışkanlıklarını ve kararlarını verir, dilerse kendi acılarını, dilerse daha basit bir şey.
Sevmek insanın sadece elindeki herşeyi verebilmesi. "Vermesi" değil. Verebilmesi.

Zor değil sevmek. Basit de değil. Sadece varlığı kendiliğinden gerçek olan bir şey. Diğer her şeyi yok ve önemsiz hale getirircesine.

14 Ekim 2007

Star Trek

Heyecanla beklediğimiz yeni Star Trek projesinde taşlar yerine oturmaya başlıyor. Üç gün önce İngiliz aktör Simon Pegg'in Montgomery Scott rolünü oynamak üzere projeye katılmasıyla birlikte filmde gençliklerini seyredeceğimiz NCC-1701 U.S.S. Enterprise mürettebatı James T. Kirk ve Leonard H. McCoy dışında belli oldu.

Star Trek projesi 50. senesine yaklaşan Star Trek evreninde bir ilk. İlk altı Star Trek filmi Star Trek (The Original Series) kadrosunun dizi sonrasındaki maceralarını anlatıyordu. Daha sonraki 4 film ise Star Trek The Next Generation kadrounun dizi sonrasındaki maceralarını ele almıştı. Star Trek Nemesis'in TNG kadrosunun emekliye ayrıldığı film olduğunu herkes açıkça biliyordu. Filmin sonu da bu şekilde yapılmıştı. William Riker en sonunda kaptanlığı kabul edip Enterprise'dan ayrılıyordu.

Nemesis'den sonra dedikodular artık Star Trek Voyager ekibinin film projelerinde yer alacağıydı. İtiraf etmek gerekirse bu fikir heyecan verici görünüyordu. Star Trek Voyager konusu dolayısıyla hep belirli kalıplara sıkışmış bir diziydi. Kendi dinamiklerini ortaya koymuştu ve Star Trek evreninin temel dinamiklerinden çok da fazla yararlanmamaktaydı. Bu açılardan bakınca Delta Quadrant'ı tekrar görmek ya da Voyager ekibinin federasyon içerisinde nasıl işler yapabileceğini seyretmek zevkli olabilirdi. Daha önce de hep bu olmuştu. Dizide izlemeye alışık olduğumuz bir kurgudan filmler ortaya çıkmıştı.

Fakat Star Trek dünyasında işler pek de istenilen gibi gitmedi son beş senede. Star Trek Enterprise'ın televizyon izlenme oranlarının yüksek başlasa bile çok büyük bir hızla düşmesi Star Trek evreninin kaderini değiştirdi. Rick Berman Enterprise hala yayındayken yeni bir film projesi üzerinde çalışmaya başlamıştı. Fakat Enterprise'ın üçüncü sezondaki Xindi savaşı ve dördüncü sezon hikayelerinin de diziyi kurtaramaması ve dördüncü sezon sonu dizinin ekrana veda etmesiyle Rick Berman'ın projeleri de yarım kaldı. Star Trek evreninin yayın haklarının sahibi olan CBS Paramount Rick Berman ile yollarını ayırdı ve herhangi bir dizi ya da film projeleri olmadığını açıkladılar.

TOS'un iptal edilmesiyle ilk Star Trek filminin yapımına başlanması arasında geçen süre dışında, yaklaşık kırk yıldır Star Trek evreni ilk defa projesiz ya da amaçsız kaldı. Ta ki J.J. Abrams ve Damon Lindelof'un yeni bir Star Trek filmi projesi üzerinde çalışmaya başladıkları haberi Star Trek evrenine bomba gibi düşene kadar.

Bu haber gerçekten tüm Star Trek hayranlarını sevindirmiştir sanırım. Zira Abrams ve Lindelof Lost ile kendilerini kanıtlamış bir ikili. Star Trek evreni içinden gelmemeleri de bir artı, zira Star Trek yapımlarının son zamanlardaki en büyük problemleri kapalı bir konu bütünlüğü içinde dönmeleri ve yeni ufuklara açılmamalarıydı. Abrams ve Lindelof tam da bu etkiyi sağlayabilecek bir ikili.

Projenin ilk ilan edilen ayrıntısı filmin James T. Kirk ve Spock'ın Starfleet Academy'de tanışmalarını anlatacağı oldu. Kendimce daha fantastik bir konu bekliyordum ilk anda. Sisco'nun U.S.S. Saratoga'daki günleri gibi, ya da Borg savaşının izlemediğimiz boyutları gibi. Fakat Abrams ve Lindelof'un ortaya koymak istedikleri özel efekt canavarı bir blockbuster'dan çok Star Trek'in kurallarını koyduğu gerçek bilim kurguyu tekrar yaşatmak sanırım. Fantastik bir yapımdansa geleceği ve fantastik öğeleri sadece kurgunun bir parçası olarak kullanan bir yapım seyretmek şu anda herkesi çok daha mutlu edecek herhalde.

Yavaş yavaş kadro netleştikçe de bu öngörümüzün doğru olduğunu görüyoruz bence. Star Trek evreninde ilk defa önceki hiç bir şeye benzemeyen bir yapım izleyeceğiz. Eric Bana, Zoe Saldana, Zachary Quinto ve Simon Pegg gibi ciddi kariyerleri olan aktörler yeni Star Trek filmi için biraraya gelecekler. Böyle bir kadronun sadece Star Trek evreninin dinamiklerinden beslenen, dizilere benzeyen bir film yapmak için kurulmayacağı herhalde açık herkez için.

Star Trek evreni ve Trekkie'ler memnun etmesi zor bir topluluk. Sanırım bu yüzden hala filmle ilgili çok fazla ayrıntı belli değil. Ama filmin çekimlerine kışa doğru başlanılacağı düşünülürse yakında en azından tüm kadroyu kesinlikle öğrenebileceğiz gibi görünüyor. Sonra da 2008 Aralık'a kadar beklememiz gerekecek.

5 Ekim 2007

Barış



Kore'de 55 senedir süren savaş hali sona eriyor. Kuzey Kore nükleer silah programını askıya almayı kabul etti ve iki Kore devleti kalıcı bir barış anlaşması için çalışmaya başladılar.

Sınırların kalkması, kardeşliklerin hatırlanması, düşmanlıkların gömülmesi belki uzakta, ama en azından hayal değil artık, gerçek.

What Am I Darlin?

Bu soruyu sürekli, cevabını bulmayı beklemeden soran biri var: Damien Rice. Bu hüzünlü İrlandalı'nın müziğini eğer Mike Nichols'ın Closer filmini seyrettiyseniz dinlemişsinizdir. Natalie Portman filmin sonunda New York'ta sokakta yürürken, kendini bulmuşken, gerçek kimliğine kavuşmuşken fonda geride bıraktığı aşkı, tutkuyu anlatan bir şarkı çalar.

And so it is
Just like you said it should be
We'll both forget the breeze
Most of the time


O albümü Rice'ın debut albümü. Blower's Daughter da bu albümün 3. parçası.

O albümünü dinledikçe insan belirli bir ruh hali içinde dolaşıyor. Rice fazla melankolik çoğuna göre. Bunalım. Fakat Rice'ın şarkıları aslında bir bunalımı değil de daha çok şey içeriyor. İnsanın kendi ve arzuları arasında bir ikilem ortaya koyuyor Rice.

Did I say that I want to
Leave it all behind?

Yesterday you asked me to write you a pleasant song
I'll do my best now, but you've been gone for so long


Her şarkı yeni bir keşif. En son keşfim de Cheers Darlin'


Kaybedilen şeyleri derinlerde duyabiliyorsunuz bu şarkıda.

Cheers darlin'
Here's to you and your lover boy
Cheers darlin'
I got years to wait around for you
Cheers darlin'
I've got your wedding bells in my ear
Cheers darlin'
You gave me three cigarettes to smoke my tears away

And I die when you mention his name
And I lied, I should have kissed you
When we were runnin' in the rain

What am I darlin'?
A whisper in your ear?
A piece of your cake?
What am I, darlin?
The boy you can fear?
Or your biggest mistake?

Cheers darlin'
Here's to you and your lover man
Cheers darlin'
I just hang around and eat from a can
Cheers darlin'
I got a ribbon of green on my guitar
Cheers darlin'
I got a beauty queen
To sit not very far from me

I die when he comes around
To take you home
I'm too shy
I should have kissed you when we were alone

What am I darlin'?
A whisper in your ear?
A piece of your cake?
What am I, darlin?
The boy you can fear?
Or your biggest mistake?

Oh what am I? What am I darlin'?
I got years to wait...

Son olarak da bir video. Damien Rice'ın 13 Aralık 2006 günü New York, Beacon Theatre'daki canlı performansından bir bölüm. Güzel insan Lisa Hannigan eşlik ediyor Rice'a. Ve bir bardak bira.


4 Ekim 2007

Blog İşi

Blog işinde iyi para var diye başlamak isterdim ama tam tersine böyle low-level bir düşünceye kapılacağıma bir blog yazacakken bile kırk düşünen bir ruh halinde oluyorum, üzücü.

Dün blog turu yaptım biraz. Değişik insanların bloglarında yazdıkları kendileri hakkında çok şey söylüyor, o kanıya vardım. Kimi günlük gibi görüyor sanırım. Kimi yaşadığı ilginç olayları koymayı terih ediyor. Kimi beğendiği şeyleri. Kimi kendini koyuyor ortaya. Kimi olmak istediği insanı. İnsanlar hakkında çok şey söylüyor blogları.

Benim blog da benim hakkımda çok şey söylüyor bakınca. Dağınık ve sadece atımlık şeylerle dolu. Üşenilmiş. Keyife öncelik verilmiş.

Sanırım yazmak işine bakışımdan kaynaklanıyor biraz bu. Yazmak aslında ego ile girilen bir iştir hep. Ben ise işin ego kısmını arka plana atmaya çalışırım hep yazarken. Kimse okumasın. Sadece bir kişi okusun isterim hep sanırım.

Ufak şeyler yazmak o yüzden dah çekici geldi hep bana. Google Notebook biraz daha görsel olarak zenginleşse diye hayaller kurdum bir süre.

Büyük şeyler yazdığım zaman yazdığım şeylerin benden çıkması gitmesi lazım. Duyuruları uzatma, şiirleri uzatma, sinema yazılarını uzatma huyum da bunla alakalı sanırım. Söyleyecek laf bırakmıyorum kimseye.

Biraz değişsin ama bu. Tembel sıfatından sıyrılayım. Büyük şeyler de beni bulsun içinde biraz. Hep aynı frekansta bağırmayım.

Temenniler temenniler temenniler. Sanırım sorun şu. Burayı okuyacak birinin olması bir problem, kimsenin olmaması ayrı bir problem. İçe dönük olmakla ilgili sanırım. Çok eskiden beri söylemem gereken şeyleri söylemek istemedim çoğunlukla. Konuşmaktan kaçtım. Yazmayı kötüye kullandım bu anlamda.

Bir kere bir ay boyunca her gün bir mail yazmıştım. Benle konuşmuyordu. Kızgındı bana. O zamanlar insanların birbirinden daha fazla şey bekleyip alamadığı zaman kızdığına dair bir algım yoktu. Bu maillere de kızmıştı. Bana aitti çünkü onlar. Ona bir şeyler söylemem bahaneydi. Kendime söylüyordum çoğunu. İhtiyacım olan da oydu. Ama o zamandan başlamıştı yazmayı kötüye kullanmam.

Sonra da ve öncesinde de çok zaman hep belli bir durumda belli lafları söyledim belirli şeyleri konuştum ve daha önemlisi belirli şeyleri yazdım. Sanki bir yazma personam oluşmuştu. Basit bir konu hakkında yedi sayfa dilekce yazabiliyordum. Ya da bir film hakkinda yüzlerce satır. Ama ne kadar yazdım istediğim şeyleri karakterli bir şekilde tartışılır. Bu yazıyı bile okuyunca dağınık olduğunu düşüneceğim.

Bundan sonrası için daha rahat olacağım. Yazmak konusunda da. Daha çok yaşarsan daha çok daha az yaşarsam daha az yazacağım. Dolacak burası umarım ve beni anlatacak daha güzel bir şekilde.

5 Eylül 2007

Aksi

Hiçbir şey tutmuyordu. Beklediğim gibi olmayan olayların ortasında yüzüyor gibiydim. Sordukları zaman cevabımı işte bu yüzden sessiz kaldım.

Bir şeyler bekliyordu herkez. Ben de... Böyle geçmezdi hayat. Boş ve bir amaçtan öbür amaca atlayarak. Ama ya eksikliği hayatı yaşanmaz kılanlar.

Bana düşen güçlü olmaktı. Kendi izlerimi takip ede ede kendi etrafımda döndüm. Boşa çırpındım. Sonunda güçlü olayım derken güçsüz düşmüştüm.

Hayatın ucundan tutunmakla eteklerinden tutunmak çok farklı. İnsanın bekledikleri, umdukları ve buldukları hiç birbirine uymuyor işte. Bir anda herşeyden uzakta kalıyor.

Hüzünlü değildim. Tek üzüldüğüm şey var. Seninle kurduğumuz o dünyanın küçülmesi. Ne eksildi, ne yokoldu inan göremedim bile çok geç olmadan. Bir baktım ki artık seni öpmek ya da öpmemek bir tereddüt değildi. Özlemek bir sessizlikti. Sana bakmak bir zorunluluktu. Sana dokunmak bir hayaldi. Senin yüzün tamamen başka bir yere dönmüştü.

Geçmişte kalması mı daha korkutucu bazı şeylerin, şu anda varolması mı bilemedim.

Senin nefesini unutamadım. Senin ismini de.

22 Ağustos 2007

Hatırla

Bugün akşam olmak üzereyken hatırladım seninle geçen akşamüstülerini. Duraksamadım bir an bile, önümdeki işe baktım, gözlerimi kapattım, kafamdan binlerce düşünce geçti, tekrar gözlerini açtım.

İnandım. Bittiği zaman başladı. Senin için tutarsız, benim için umarsız bu aşk.