22 Ocak 2010

Age of Comics I

Detective Comics Öncesi

Bugün süper kahraman kavramını seven bir çok kişinin bu sevgisinin altında sanırım küçükken okuduğu çizgi romanlar yatar. Çok şanslı değiliz bu konuda, Türkiye çizgi roman cenneti olmayı geçtim, çizgi roman cehennemi tamamen. Ama bu her zaman böyle değildi. 80'lerde işlerin biraz da olsa farklı olduğunu hatırlayacaksınız sanırım.

80'lerde çizgi dünyanın çok farklı dinamikleri vardı Türkiye'de. En başta toplum için bir çizgi dünya kavramı vardı. Fakat bu kavram graphic novel, çizgi
roman ya da süper kahraman kavramlarından çok uzaktı. Bu dünya Tekin Aral'ın Gırgır dergisi etrafında şekillenen bir dünyaydı.

Mizah, taşlama ve politik eleştri bu dünyanın temelleriydi. Ve Gırgır nerdeyse her nesilden insan tarafından okunan bir dergiydi, milyonlar civarında tiraja ulaşabilen.

Böyle bir dünyanın içerisinde Alfa Yayınları ve Tay Yayınları dünyadaki anlamıyla çizgi roman yayınlayan iki yayıneviydi Türkiye'de. Tay Yayınları daha çok İtalyan vahşi batı çizgi romanları yayınlarken (Zagor) Alfa Yayınları Marvel ve DC çizgi romanlarını Türkiye'ye tanıtıyordu. Çocukluk hatırlarımdan biri de dedemi evlerinin 2 blok üstündeki gazeteciye sürükleyerek bu çizgi romanlardan aldırmamdır.

Örümcek Adam, Superman, Batman, Muhteşem Beşli (Superman, Batman, Robin, Harika Kadın, Aquaman), Rom, Mandrake ve Zagor o zamandan hayal meyal hatırladığım şeyler.

Daha sonra günlük gazetelerin çizgi roman okuyucu kitlesine yönelik olarak yaptığı promosyonlarla Tommiks, Teksas ve Kaptan Swing ile de tanıştık. Bu furyadan sonra zaten Alfa Yayınları da, Tay Yayınları da öldü. Tay Yayınları bir daha toparlanamadı. Alfa Yayınları da çizgi roman sektöründen çekildi. Yaklaşık 10 yıl boyunca, Arka Bahçe yayınları X-Men serisini yayınlamaya başlayana kadar kıpırtı yoktu.

Tabi bu dönemin bu hikayede önemli bir yeri var. Bu dönem bizim çizgi roman denilen şeyden ne anladığımızı belirledi. O zamanlar tabi hissettiğimiz duygu daha çok etkilenme olsa da aklımda kalan şeyler şunlardı:

O zaman okuduğumuz çizgi romanlarda karmaşık ve çok katmanlı hikayeler vardı. Örümcek Adam ve Batman birer adım öne çıkıyorlardı bu çok katmanlı hikaye stilinde. Yıllarca sevmedim Superman'i süper bir adam olduğu için.

O zaman okuduğumuz çizgi romanlardan sanal evren kavramını ilk defa gördük. Örümcek adam fantasik dörtlü ile takılırdı zaman zaman. Hulk sırayla herkesle çarpışırdı. Herşeyin birbirinin içinde olduğu bir evrendi bu.

O zaman okuduğumuz çizgi romanlarda görsellik ve anlatımın uyumunu gördük. Basit birer eğlence aracı olmanın ötesindeydi bu yapımlar.

Binyıl sonundaki Arkabahçe yayınları ile gelen çizgi roman baskınından bahsetmeye bile gerek görmüyorum. Çünkü o dönem en azınan benim için ne yeni tadlar keşfetmek için yeterli oldu, ne de nerde durduğumu anlayabildim. Eski bir sevgili ile geçirilen bir hafta sonu gibiydi herşey. Ultimate serileri ile işin nerelere gittiğini gördük, özlediğimiz tadları tekrar yaşadık. Ama sürmedi üzerinde konuşulacak kadar malesef.

Fakat bilgi çağı dediğimiz dönüşüm çeşitli şekillerde çizgi roman kültürünü daha ulaşılır kılmakta ısrarlı ve istemediğimiz kadar çizgi roman önümüze serildi bu yeni çağda. Oturup -biraz abartalım- ilk çizgi romandan bu güne ne var ne yok okumak mümkün oldu. Tabi ben de her nerd'ün yapacağı gibi bu fırsatı kaçırmadım.

İlk okuduğum materyal Marvel Age'i açan Fantastik Dörtlü 1 ile başlayan Marvel serisiydi. Sanırım 2-3 senelik materyal okudum FF #1 den sonra. Fakat bu hikayeni ayrıntılarını sonra paylaşacağım. Çünkü bu materyali bir süre okuduktan sonra daha geriye gidip Golden Age'in başlangıcından itibaren DC Comics serilerini okumaya başladım. Aradaki Marvel serisi ile ilgili şu anda söyleyeceğim tek şey çocukken okumaya alışık olduğum karakterlerin bebek adımlarını güzel olduğu.

Fakat her şeyin en başı daha önemli belki. Sene 1937.

Benim küçük bir çocuk olarak çizgi roman okumaya başlamamdan 50 sene önce tam. Açıkcası 80 ve 90'larda okuduğum çizgi romanların gerçekte hangi devrin ürünü olduklarını bilmiyordum. Şimdiki bilgim büyük ihtimalle Bronze Age başı ya da Silver Age sonu olduklarını söylüyor. Ama o zamana ait hatırlaıklarım silik gerçekten. Ne olursa olsun 50 sene öncesinde üretilen ilk DC çizgi romanlarının aynı frekansta olmasını beklemek çok gerçekçi olmazdı, bunun bilincindeydim.

DC Comics'in modern serisini başlatan ilk çizgi roman olarak Detective Comics'in ilk sayısı kabul ediliyor. Bu sayı bazen çizgi romanda Golden Age'in başlangıcı olarak da kabul edilse de daha genel kanı iki sene sonra doğan Superman'in Golden Age başlangıcı olarak kabul edilmesinin daha uygun olacağıdır.


Yine de Detective Comics bir ilkti. Bunu Detective Comics'e değil de aynı periyodda yayınlanan diğer DC ürünlerine bakınca anlamak çok zor değil. Diğer DC ürünlerinde gördüğümüz tema karikatür, comic strip (çizgi bant, yani gazetelerde periyodik olarak yayınlanan ufak çizgi romanlar) ve çocuklar için resimli hikayelerin bir sentezi. Karakterler son derece generic, hikaye yok gibi ve en önemli tema gülmece.

Bu aslında Detective Comics'in ortaya çıktığı tarihteki çizgi roman anlayışını özetliyor. Çizgi roman ufak bir işti. Güldürmek, hoşca vakit geçirtmekti amaç. Çizgi romanlar kalın, fiyatlar ucuzdu. Amaç sürümden kazanmaktı. Çünkü entellektüel bir boyut yoktu ortada. Nasıl gazete satmak için kaliteli habercilik yapmaktan çok gazete sattıran hikayeler bulmak önemliydi o zamanlar bu konuda da durum aynıydı. Şimdi büyük usta olarak bakılan Siegel ve Shuster'e eminim o zamanlar "Bu çocukların fikirleri çizimleri iyi, sattırır bu dergiyi" gözüyle bakılıyordu.

Tabi tüm bunların sebebi yeni sanayileşmiş, büyük buhranı yeni yeni atlatmaya başlamış bir Amerikan toplumunun ortasında bu filizin dallanmasıdır. Belki de bu konuda en iyi kaynak direk olarak gidip de Orson Wells'in Citizen Kane filmini seyretmektir. Kane de bu medya düzeninin bir parçası olarak yaşamıştır ömrünün bir döneminde.

Pulp romanlar ve onların beslendiği suç örgütleri de bu dönemde epey göz önündelerdi. Alkol yasağı bitmişti ve alkol yasağı esnasında içki kaçakçılığı yapan görece temiz suç örgütleri güçlerini muhafaza edip başka alanlara dalma peşindelerdi. Godfather 2'nin, Once Upon a Time in America'nın ve gangaster genre'sının 90%'sinin bu dönemde geçmesi tesadüf değil tabi.

Bir yandan da Amerika sınıf farklılığından doğan sosyal sorunları da kavramaya başlıyordu o dönemde. Yani hala bir zenginlik bolluk yoktu ortada ama yavaş yavaş orta sınıf ve üst sınıf belirmeye başlamıştı. Kırsal kesim insanı, azınlıklar, kölelerin torunları ise tamamen ayrı dünyalarda yaşıyorlardı.

Aslında düşününce basitçe bu kadar şeyin bir arada olduğu bir dönemde enteresan şeyler çıkması da doğal. Sinema, sonra çizgi roman...

Ve DC Comics'in Detective Comics'i çıkartmasıyla birlikte bir anda çizgilerle hikaye anlatma işinde çıta yükselmeye başlıyor.

Devamı : 1937-1939 - Savaş ve Superman Öncesi İlk Çırpınışlar

21 Ocak 2010

Age of Comics

Bundan 3-4 yıl önce Aykut Amerika'dan gelirken ona 40 years of the X-Men setini ısmarlamıştım. X-Men ve Spiderman filmlerinin açtığı rüzgarla bir dönem çizgi romanları fiziksel olarak görebildiğimiz Türkiye'de istikrar ya da süreklilik beklemek zor. Masraflar fazla, ilgi az, çizgi roman sanattan bile sayılmıyor Teksas Tommiks diye aşağılanarak.

Oradan başladığım çizgi roman okumaları ilk önce Marvel dünyasındaki diğer 40 years setlerini edinmeme yol açtı. Daha sonra da bir Marvel Online aboneliğine.

Son noktada çeşitli şekillerde edindiğim DC Golden Age dijital kopyalarıyla herşeyin başladığı zamana, Detective Comics #1'e kadar gittim.

Bugün bir şey araştırırken internette inanılmaz kalitede ve zenginlikte çizgi roman blogları olduğunun farkına vardım. Aynı tornadan çıkmış şeyler de değil çoğu, embraccing differences lafının altını doldurur kalitedeler. Onlara bağlantılar da vereceğim ama esas olarak kendi okuma serüvenimi yazmaya karar verdim. Bir miktar araştırma, bir miktar okuma, bir miktar da sallamasyon olacak. Çizgi Roman tarihi yazma iddiasında değilim tabi, büyük ihtimalle bir çok şeyin altını dolduramayacağım. Ama insanın 60 sene öncesinde yayınlanan işleri okurken duyduğu heyecanı, kafasından geçenleri paylaşasam bile kardır. Belki orjinal bazı noktalarda ayrıntıya girme şansım da olur.

İlk yazı BDC - Before Detective Comic yakında blogda...

4 Ocak 2010

Sanatçı Duruşu


Bono'nun bir açıklaması çıktı bugün aynen aktarıyorum Bono'nun lafları ile birlikte AfterDawn.com'da çıkan haberi:

Rock star Bono, of the group U2 made some interesting quotes today, in regards to illegal file sharing and the music and movie industries.

"The only thing protecting the movie and TV industries from the fate that has befallen music and indeed the newspaper business is the size of the files," says Bono, adding that in just a few years, bandwidth will be so abundant, and connections so fast that entire movies can be downloaded in under a minute, regardless of size.

"A decade's worth of music file-sharing and swiping has made clear that the people it hurts are the creators -- in this case, the young, fledgling songwriters who can't live off ticket and T-shirt sales like the least sympathetic among us," he added.

Bono does believe that Internet content can be tracked, and cited the US' effort to stop child pornography as well as China's to suppress online gaming and pornography.

"Perhaps movie moguls will succeed where musicians and their moguls have failed so far, and rally America to defend the most creative economy in the world, where music, film, TV and video games help to account for nearly four percent of gross domestic product,"
Bono concluded.

Bono'nun Kuzey İrlanda meseleleri ile uğraştığı günler çok daha güzeldi itiraf etmek lazım. Dünyayı kurtarmaya soyundu sonra, şimdi de gariban müzisyenlerin haklarını savunuyor. Alkış!

Büyük usta Bono, riyakarlığı da vergiden düşebiliyor musun acaba?

Bono'nun söylediklerinin hepsi teknik olarak doğru. Evet müzik piyasasında korkunç bir file-sharing piyasası var. Film, TV ve video oyunları piyasasında boyutlar yüzünden daha az bir hacim var.

Peki bunu çıkıp söylemek Bono bey'in ne kadar hakkıdır?

Bono bey ve dünya eğlence piyasasını yönetenler, altı büyük film dağıtıcısı, dört büyük müzik dağıtıcısı ve video oyunları sektöründe yavaş yavaş oluşmaya başlayan kümelenme sonrasında yakında ortaya çıkması beklenen beş-altı büyük dağıtıcıdan oluşn kartel sektör ve dünya gerçekleri konusunda herşeye napster diye bir şey çıktığından beri kulak tıkıyorlar ve anca arada bu tip çıkışlar yapmayı biliyorlar.

10 sene öncesine kadar bu beyefendilerin işleri işti. Orta karar bir müzik albümü 15$'a, Türkiye şartlarında bugün parasıyla 30-40 TL'ye satılıyordu. Bono bey kendini acındırsa da herkes 60, 70 ve 80'lerde müzisyenlerin nasıl yaşadığını biliyor. Müzik piyasası zenginlik, lüks, bohem hayat tarzı üzerine kuruluydu. Bu değirmenin suyu da çok çalışmaktan gelmiyordu tabi ki. O zamanın müzisyenlerine ne kadar saygımız sonsuz olsa da uyuşturucu bağımlısı moronlar olduklarını görmek için "The Osbornes" seyretmek yeterli.

Resmiyete dökelim isterseniz:


Uzun ve resmi dille yazılmış bir yazı ama tek cümlesi vurucu:

The FTC estimates that U.S. consumers may have paid as much as $480 million more than they should have for CDs and other music because of these policies over the last three years.

Film endüstrisinde de işler farklı değil, video oyunları endüstrisi de geriden gelse de yakında işler benzer hale gelecek gibi görünüyor.

Ha ne değişti. Dünya küreselleşti. Bu kazançların hepsi büyük eğlence kartellerinin dünyanın üzerindeki dağıtım ağın ellerine tutmalarının bir sonucuydu. EMI kaset çıkartmazsa nereden dinleyecektik İngiliz alternatif akımını. EMI'da fiyatı istediği gibi belirliyordu bunu bildiğinden.

Napster kurbandır bu değişimde. Karteller kafası çok da çalışmayan bir iki müzisyeni de yanlarına alıp bu yılanın başını ezersek kazançlarımızı koruruz diye ellerinden geleni yaptılar. Gavurun dediği gibi, "They had a valid case". Ama dünya değişirken Napster kapanmış açılmış kimin umrunda.

Napster'dan sonraki 10 yıla bakın. Değişim giderek yayılıyor artık. Giderek müzisyenler albümlerini daha özgür şartlarda yayınlamaya başladılar. Hala kartellerin kontrolünde olsa da dijital müzik yayın platformları her şeyi kolaylaştırıyor. Bir albüme 30-40 lira vermeyi gerekli kılacak tek sebep Türkiye gibi hem medeniyetten nasibini almamış hem de büyük kartellerin küçük takipçilerinin değişimi geciktirerek kazanç sağlamaya çalıştıkları ülkelerde yaşamak.

Böyleyken Bono bey çıkıp aynı şarkıyı söylemeye devam ediyor. Bono bey, siz sırf o çok sevdiğinizi söylediğiniz İrlanda'ya vergi ödememek için tüm kayıt, yayın vs. süreçlerinizi Hollanda'ya taşıdınız. Sonra da bunu "Herkes böyle yapıyor" diye savundunuz sadece. Çıkıp da şimdi kimi hangi konuda nasıl eleştiriyorsunuz.

Dünya değişiyor. Daha da değişecek. Müzik piyasasındaki bu düşüş dibe vurana kadar devam edecek, neyi ne kadar engellemeye çalışırsanız, ne yaparsanız yapın. Ve doğru bir tahmin yapmış Bono bey, film, TV ve video oyunları sektörleri de bundan daha fazla etkilenecek gelecekte. Bant genişlikleri artıyor. Ve nasıl müzikte dosya boyutları büyümeyi bıraktıysa bir yerde filmlerde de dosya boyutları büyümeyi bırakacak.

Eğer karteller ve onun şakşakçısı sanatçılar sadece "Ühü, nerde o eski günler, ne güzel kazanıyorduk" diye düşünmeye devam ederlerse Bono bey gibiler daha çok çıkıp medyaya ağlayacaklar bu değişimler olurken.

Ama oturup da biraz kafalarını çalıştırırlarsa dünyadaki hiç bir değişimin öyle kanunlarla, caydırıcılıkla vs. durdurulamadığını görecekler.

Durdukları yeri iyi belirlesinler lütfen. Bono tek örnek değil burada. Özellikle film endüstrisinde milyon dolarlık filmde sadece çay kahve yapan adam da çalışıyor. Ama bir filmin getirisi 200 milyondan 150 milyona düştüyse ve koca stüdyo bu parayı bu tip adamlardan çıkartmaya çalışıyorsa orada filesharing yapan adamı da suçlamasınlar gidip.

Kartelcilik, sömürü geçen yüzyılda, hatta bir öncekinde kaldı Bono bey. Sen ve sözcülüğünü yaptığın karteller önce bir kendinize çeki düzen verin, biraz hayatın gerçeklerine uydurun kendinizi, kar maksimizasyonunu bırakın. Halk da saygı duyar size o zaman, insan gibi gidip değeri neyse onu verir emeğinize.

6 Aralık 2009

Sinemasal Anlam ve Beğeni

Soru: Bir filmi güzel yapan nedir?

Biraz zor bir soru sormuşum sanırım. Cevabını kendim bile anca 3 ayda verebilecek hale geldim. (Edit: 5 ay diyelim isterseniz)

Soruyu sormamdaki çıkış noktam Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds filmi ve bu filmin aldığı olumlu eleştiriler. Tarantino filmi "Başyapıtım" olarak nitelendirdi. Bir çok insan da katıldı buna.


Ben katılamadım. Sebebi filmi beğenmemem değil, tam tersi çok beğendim. Ama Tarantino benim kişisel sinema maceramda çok önemli bir figür. Yaşadığı döneme gerçekten ait olan en önemli sinemacılardan biri Tarantino. Kökleri geçmişte evet ama bu yaşadığımız dönemin, doksanların, ikibinlerin en önemli özelliği de köklerin geçmişte aranması ve bulunması.

Bu bakış ısıyla Tarantino filmi "Başyapıtım" diye sununca iki itirazım oldu. Birincisi "Daha iyisini yaptın!", ikincisi de "Daha iyisini yapacaksın!".

Tabi bu kişisel bir bakış ısı. Benzer bir bakış ısıyla Grindhouse rezaleti için dezmıştım Tarantino'ya. İşin komiğizmamın temel sebebi Tarantino'nun kendi için kişisel önem taşıyan ama bana inanılmaz uzak olan bir kaynağı sinemaya aktarmasıydı. Jackie Brown'da da aynı duyguları hissetmiştim bu kadar yoğun olmasa da.

Sanırım kendi sinema maceram ile Tarantino'nun sinema macerası paralel gittiği için ister istemez onun bana uymasını bekliyorum. Tabi ustanın görevi beni mest edecek filmleri arka arkaya üretmek değil.

İnsan bunun üzerine düşünmeye başlayınca kendi sinema serüvenini ve yer eden filmleri de bir bir hatırlıyor dün gibi.

Who Framed Rogger Rabbit? sinema diyince ilk aklıma gelen resim. Ufak bir çoçuğun tam da yapması gerektiği gibi annemi sürükleyerek götürdüğüm ilk film olur kendisi. O zaman günümüzdeki gibi çok salonlu sinema kompleksleri de yoktu. Anneler babalar çocuklarını bir salonarakıp kendileri başka bir salonda biraz daha makul bir film seyredemiyorlardı da. Annem de benle seyretmek zorunda kalmıştı. Beğenmiş miydi hatırlamıyorum, çünkü ben beğenmiş miydim onu da hatırlamıyorum. Sadece renkli bir dünya, çizgi film kahramanları, animasyonlar, çılgınlıklar küçük bir çocuğu eğlendirmişti.

O zamanlar başta sorulan soruya vereceğim cevap da buydu. Eğlence. Bir filmi güzel yapan eğlenceli olmasıydı, benim hayal alemime katkıda bulunabilmesiydi.

Küçük bir çocuk olarak daha iyisini yapmam zordu herhalde. Aslında edebiyata, hikaye anlatma sanatına daha o zamanlar hayrandım. Ama galiba tam anlamıyla takdir edemeyerek sürdürülen bir hayranlıktı bu. Çünkü sinema konusunda benzer bir yola girememiştim.

Küçüklüğümün televizyon ve zaman zaman annemi sürüklemek suretiyle görülen sinema filmleri arasında en aklımda kalanlar Teenage Mutant Ninja Turtles; İyi, Kötü, Çirkin ve o zamanlar adını ve ne olduğunu bilmediğim Yul Brynar'ın oynadığı bir kovboy filmi. Daha sonra filmin Yojimbo'nun yeniden çevrimi olan The Magnificent Seven olduğunu öğrenecektim.

Yani çizgifilmler dışında biraz da kovboy filmler ilgimi çekmişti o yıllarda. Yıllar sonra İyi,Kötü, Çirkin'i orjinal dublajıyla bir daha seyrettiğimde o küçük yaşımda nasıl sevdiğimi anlayamayacaktım pek. Ama sanırım bu kovboy filmleri merakı da aslında kovboy filmlerinin de çizgi roman-macera-çocuk filmleri gibi bir kaynaktan beslenmesinin etkisiyle oluşmuştu. Aynı yaş döneminde İtalyan çizgi roman sanayinin Türkiye'de hayranlıkla takip edilen eseri Zagor'a da deliler gibi hayran olmam herhalde tesadüf değildi.

80'lerde Richard Donner'ın Superman filmi süper kahraman türünü harekete geçirdi. Superman'e birebir yetişecek kadar yaşım olmasa da Tim Burton'ın Batman'ine birebir yetişebildim. Özel televizyon çağının başlangıcı olan 90'ların başında sinemalardansa süre sonra Batman'i televizyonda izleme şansına kavuşmuştum ve hemen arkasından Batman Returnssinemada seyretmiştim.

Bu filmlerin ortak yönü Tim Burton eli değdiğinden birer çocuk filmi gibi dursalar da aslında daha farklı bir kulvarda, büyüklere de yönelik bir fantazi dünyasının yapısını inşa eden filmler kulvarında olmalarıydı. Tim Burton Batman serisiyle ilk defa adını öğrendiğim ve takip etmeye çalıştığım bir yönetmen olmuştu.

Sanırım o zamanlar hala soruya cevabım aynıydı ama iyi bir hikaye ve kötü bir hikaye ayrımını yapmaya başlayabilmiştim. Batman'in en güçlü yanı Batman 'in ana hikayesi denilebilecek anne ve babasını öldüren adamdan intikam alışı hikayesinillar sonra geldiği son halini temel alarak anlatmasıydı. İyi ve arkası dolu bir hikaye zaten bir filmi belirli bir seviyenin üzerine çıkartıyordu. Tabi o seviyenin üstü hala benim için filmin sunduğu eğlenceden ibaretti.

Çocukluktan çıkmaya başladığım 90'lı yıllarda başka türleri de yavaş yavaş keşfetmeye başladım. Bir ilkbahar cumartesi öğlenini sinemada geçirdiğimi hatırlarım. O zamanlar toy bir genç olan Keanu Reeves'in başrolünü oynadığı Speed filminden çıktığımda sanki oradan oraya ben koşturmuş gibi terden sırılsıklamdım. Aksiyon sineması ile tanışmam da o zaman denk geldi.

Aslında bu tanışmanın o zaman olması tesadüfi değildi. O dönem hem Hollywood, hem dünya sineması, hem Türk sineması, hem de benim için bir geçiş dönemiydi. Bunları uzun uzadıya anlatmak hem gereksiz hem de başka bir mevzuya geçmek olacak. Ama basitçe film endüstrisi dünyanın her yerinde farklılaşma arayışındaydı. 80'ler 90'lar arasındaki farktı belki tüm bunları ateşleyen. Benim içinse çocukluk ve gençlik arasındaki farktı bu.

Aksiyon sineması bu başkalaşma çabasına Hollywood'un cevabıydı. 90'lardan 2000'lere gelinirken Hollywood büyük bir büyüme sürecine girecekti (Bu büyümenin yarısını zaten James Cameron tek başınartlamıştır herhalde) Aksiyon filmleri de bu trendin bir göstergesiydi. Seyirciye hareket, heyecan ve adrenalin etkisi yaşatmak. Sonuçta sinema bir şovdu, ben de çok sevmeye başlamıştım bu şovu.

90'lar benim için özellikle aksiyon filmlerinden oluşan bir ız tadı edinme çağı oldu. Bununla birlikte bir değişim daha yaşadım, sinema hakkında okumaya başladım. Aslında galiba bu seyrettiğim herhangi bir filmden daha çok etki yapmış olabilir sinema denilen şeyden çıkarttığım anlamda ve aldığım keyifte. Bir sanatı takdir etmek ile üzerinde kafa yormak arasındaki çizgiyi herhalde o zamanlar geçtim, aslında bilmeden.

Tabi bu bir döngüydü. Okudukça yeni şeyler öğrenip beğenim şekilleniyordu, beğenim şekillendikçe okuduğum şeylerden çıkarttığım anlam farklılaşıyordu. Murathan Mungan'ın Yaz Sinemaları'okumama daha bir 3-4 sene vardı. Ama oradaki anlamı biraz biraz yakalamaya başlamıştım bile. Benimkisi belki de her gencn yaşadığı bir varolma hikayesi içerisine sinemanın yedirilmesiydi. Aslında sinema kendi başına bir yol izlememişti benim hayatımda. Sadece benim hayatım ile kesişmiş ve eşlik etmişti.

Doksanların ortalarında değişimin her şekli iyiden iyiye hissedilmeye başladı. Türkiye'de dağıtıcı firmalar daha cesur, daha iddialı bir şekilde sinemayı bir zaman öldürme aracı olarak değil bir rüya alemi olarak ileri sürmeye başladılar. Türk sineması bile 80'lerde ve 90'ların ilk yarısında yaşadığı düşüşten ilk çıkış sinyallerini verdi. Dünya sineması zaten ayrı denizlere yelken açmıştı. Sundance her geçen yıl biraz daha büyük bir olay oluyordu, Cannes'ı bile nerdeyse geriderakmak üzereydi. Dünya sinemasından değişik örneklerin festivallerde ödüller almasına dair haberler giderek artıyordu. Şablon sinemacılığı belki hala devam ediyordu bu işin endüstriyel hale geldiği yerlerde ama değişik şablonların artık piyasada olduğu kesindi.

Bu değişimin benim sinama hikayeme yansımasının ilk adımı belki de Se7en'dır. Pitt,Freeman ve Paltrow'lu kadronun yeraldığı filmin karanlık öğeler barındırmasını, tuhaf ve şaşırtıcı olmasını bekliyordum ama film beklemediğim şeyler de vermişti.

Eğlence, neşe, kahka, heyecan ve hareket vadeden filmler seyretmeye alışmış bünyem Se7en ile bir değişime uğradı. Çünkü bu film bunların hiçbirini vermek için yapılmamıştı. Bir hikaye anlatıyordu ve bu hikayenin etrafında mesajlar, göndermeler ile doldurulmuş bir katman vardı. Bu katmanı ister tamamen es geçebiliyordunuz, isterseniz de üzerinde düşünüp, kendinizi yoklayıp filme katılabiliyordunuz.

Herhalde Se7en ile sinemaya niçin sanat denildiğini yavaş yavaş anlamaya başladım. Sevdim de bu işi. 96 yazı, 97 yazı... Sinema ile dolu geçen günlerdi benim için.

Nerdeyse her bulduğum şeyi seyretmeye, daha çok okumaya başladım. İlk defa Internet girdi hayatımıza, imdb diye bir siteyi ilk defa keşfettim. İnanılmaz bir tecrübeydi. Bildiğim tüm filmler ile ilgili her şey vardı. Dublörlerin soyadlarından filmi çekerken nasıl acayip olaylar yaşadıklarına kadar.

Sanırım bu dönemde izlediğim tüm filmler bende çok derin etkilerraktı. Ama bazılarını daha kesinlikle bu kategoriye sokabilirim. Yavuz Turgul'un Eşkıya'sı bunların ilkiydi. Eşkiya'nın en önemli sihri sinema sanatının tüm kurallardan kalıplardan bağımsız olarak bizim bildiğimiz bir doğada da canlanabileceği fikrini kafama sokmasıydı.

80'ler ve 90'ların başında Türk sinemasının halini bilmeyenler için belki Eşkıya çok da bir şey vaadetmeyen orta karar bir Türk filmi olarak görünecektir. Ama Uğur Yücel'in, Yeşim Salkım ve Özkan Uğur'un oynadığı sahnede kapıya attığı tekme aslında bir çok kapıyı açtı. Türk sinaması için açtığı kapıların yanında benim için de farklı boyutlarda düşünmeyi bana gösterdiği için Eşkıya'nın yeri hep farklıdır.

Eşkıya'nın başarısının zaten neleri getirdiğini bugün herkes biliyor görüyor. O zaman bu filmin neden böyle önemli olduğunu görmüş ve hissetmiş olmak, filmden çıktığımda bir gün bu satırları yazacağımdan emin olmak sinema yolculuğumdaki kesinlikle en önemli anlardan biriydi.

Eşkıya dünyayı baştan keşfetmemişti. Yavuz Turgul tecrübeli, bu işellarını vererek bu noktaya gelmişti. Ama sonunda keşfettiği dünya bambaşka bir dünya olmuştu benim için, Türk sineması için.

Bu başka ülke sinemaları için de aynı şeyleri yaşayıp yaşayamayacağımı ilk merak ettiğim zamanlardı. Avrupa filmlerini de seyretmeye başladım. Theodorus Angelopoulos aynı şeyi Balkanlar için yapıyordu To Vlemma Tou Odyssea ile. Balkanlar komünist parçalanmadan çıkmış, Yugoslavya savaşının dehşeti ile sarsılmıştı o günlerde. Filmde de kendini arayan aslında Balkanlardı sadece.

Hikaye bazı yönleriyle yabancı, bazı yönleriyle çok tanıdıktı. Yoğun bir sinema nasıl olur onu gösterdi bana Angelopoulos'un filmi. Özelliklellar sonra filmi kafamda tekrar tekrar tarttığımda bana anlamsal olarak bir çok ipucu verdiğini ve beğenmek ile beğenmemek arasındaki çizgiyi benim için çok netleştirdiğini gördüm. Bir filmin içerisinden neleri sevip neleri sevemediğimi çıkartmaya başlamıştım. Kendimi yönetmenin de yerine koyabiliyordum, senaristin de.

Daha sonra 96 senesinde hikayenin başındaki şahsiyet Tarantino, tam da hikayenin başında belirttiğim şekilde hayatıma girdi. Pulp Fiction 94 yapımıydı, 95 de Cannes'de özel ödül almıştı. Tabi medyada daha çok öldü sanılan John Travolta'nın yaşadığını bize göstermesiyle ve malum dans figürüyle meşhur olmuştu. Filmi bir tekrar gösterimde Kavaklıdere Sinemasında izledim. Yazdı. Bir çok şeydi film benim için. O kadar çok şeydi ki bu resimllarca odamın duvarında kaldı:

Tarantino daha önce görülmemiş bilinmemiş bir şey yapmamıştı aslında. Tabi benim için farklıydı bir çok şey filmdeki. Butch'un hikayesini seyredip bitirmemizden sonra üçüncü bölümün Jackson'ın sesinden "And I will strike down upon thee..." diye başlaması adeta sinema dünyasında büyülü bir yolculuğa çıkartmıştı beni.

Tarantino'nun anlattığı hikaye tam anlamıyla postmodern bir pulp fikayeydi. Kurgu zaten başyapıttı. Bunun dışında filmin her karesinden bal damlıyordu nerdeyse. Bir dünya kurmuştu Tarantino ve bu dünyayı bize yaşatmıştı.

Tarantino bir yandan hayran olunacak bir iş çıkartmıştı, öbür yandan da yaptığı şey basit bir hikayeyi alıp olabilecek en iyi işi çıkarmaktan ibaretti. Onun hakkında okudukça bu çok da şaşırtmamıştı beni. İhtiyacı olan herşey zaten bir zamanlar çalıştığı video dükkanında vardı. O da dünyayı baştan keşfetmemişti. Ama kendi baktığı gibi bakmamızı sağlayarak bize yeni bir dünya vermişti.

Büyük bir heyecanla Rezervuar Köpekleri'ni bulup seyrettim daha sonra. İşte bu dedim gecenin bir vakti. Her şey olması gerektiği gibiydi. Biraz daha ileri götürdüm işi True Romance, Natural Born Killers... Crimson Tide'da da onun parmağı olduğunu öğrenince "Biliyordum!" dedim.

On yıldan fazla zaman geçti o günden bu güne. Sinema zevkim, sinemadan çıkarttığım anlam ama galiba o dönem ne aldıysam onunla şekillendi. Tarantino'ya aslan payını vermek çok da yanlış değil bu süreçte. Bir de Bryan Singer'a The Usual Suspects'i yaptığı için teşekkür etmem lazım. O da bu değişimde en az Tarantino kadar etkiliydi.

Bu filmlerin bana öğrettiği çok temel iki şey vardı. Birincisi sinema bir hikaye anlatma aracıdır. Oynattığınız oyuncular bir filmi bir yerlere götürür, yarattığını görsellik bir filmi bir yerlere götürür. Ama sonunda seyirci biraz farkındaysa sinema ne demek bir aktörü ya da bir görsel öğeyi görmeye değil hikayeyi görmeye geliyordur salona.

İkincisi ise sinema bir hikaye anlatma sanatıdır. Hikaye orada olabilir, bu işin yarısıdır. Fakat hikayeyi iyi anlatmak hiç bir formülü olmayan bir sanattır. Seyirciye verecekleriniz, vermeyecekleriniz, gösterecekleriniz, göstermeyecekleriniz. Hepsi herşeyi değiştirir. Filmler mozaik gibidir. Her parça hikayeyi bir noktaya taşır. Filmin ne kadar başarılı olduğu ise mozaiğin bütünlüğüne ve parçaların tek tek kalitesine de bağlıdır.

O günlerden bu günlere sinema beğenimdeki belki de tek ciddi değişiklik artık filmlere daha az ön yargıyla bakmam. Atilla Dorsay'ın filmleri vaadedikleriyle yargılama teorisine yıllarca karşı çıktım. Üniversite'de film dersi alıp seyredilebilecek en sanatsal filmleri de gördüm. Aynı zamanda şanslı bir çağın seyircisiydim. Star Wars Prequel, Matrix, X-Men, Lord of the Rings efsanelerini birebir sinemada seyrettim. Bunun sonunda da iki dünya olduğunu ve iki dünyanın da gerekli olduğunu kabul ettim sanırım.

Filmleri vaadettikleriyle yargılamak bir zorunluluktu. Bir Peter Greenaway filminden doğallık beklemek, bir Roland Emerich filminde karakter profilleri görmeye çalışmak, bir Coen kardeşler filminde kahkahalar ummak çoğu zaman filme haksızlık etmekti. Tabi insan elitist bir beğeniye sıkışıp sadece bu beğeniye hitap eden filmlerle de haşır neşir olabilir. Galiba her sinemasever sinemaya belirli bir miktardan çok ilgi gösterirse hayatının bir döneminde bu entel bakış açısını taşımakta.

Ama sonuçta sanat insana dolu bir şeyler vermek üzerine kurulu. Da Vinci ile Warhol arasındaki en önemli benzerlik de bu. İnsan bu iki sanatçının eserlerinde de kendinden bir şeyler koyması gereken bir içerik bombardımanı buluyor. Sanatsal beğeni de sanatseverin bu boş yerleri nasıl doldurduğuna kalıyor. Sinemanın da farklı olması için bir sebep yok.

Tarantino konusuna geri dönersek aslında söylenecek herşeyi söyledim satır aralarında. Tarantino Pulp Fiction'dan sonra Jackie Brown'ı yaptığı zaman anlamaz gözlerle baktım. Kill Bill'in önünde eğilmemek mümkün değildi. Yine yapacağını yapmıştı. Grindhouse'u seyretmeyi hala reddediyorum.

Ama sonuçta bu beğeni ve anlam meselesi Tarantino ve benim onun sanatında boş bıraktığı yerleri doldurmam etrafında dönüyor. Pulp Fiction bu açıdan benim duygusal olarak da, kendi sinema maceram açısından da en çok bağlandığım, belki en çok sahiplendiğim film oldu. Jackie Brown ile (ilk başta olmasa da Inglourious Basterds ile birlikte değerlendirdiğim zaman) anladım ki Tarantino kökleri o video dükkanına giden kültürlerden besleniyor ve alacağınız tad o kültür damarlarına ne kadar yakın olduğunuza bağlı. Kill Bill ile o damara yakınlaştık. Inglourious Basterds ise belki de bu yüzden başyapıt mertebesine yükselemedi gözümde.

Tarantino'nun başyapıtı diyince bunun bir türü yeniden tanımlayan ve karmaşık bir deneme olması gerektiğine inandığım kesin. Kill Bill bunu sadece iki film olmasıyla kaçırıyordu. Pulp Fiction onikiden vurmuştu hedefi. Rezervuar Köpekleri, Jackie Brown ve Grindhouse ise birer deneme olarak başlayıp farklı yerlere giden işlerdi.

Bu açıdan Basterds deneme olarak başlıyor, biraz daha ileri gidiyor, ama bir noktada düğümlenip kalıyor. Bilemiyorum, bu biraz çok güzel bir yemeğin "Ya şusu eksik" olması durumuna benziyor. Ama Tarantino'nun daha iyisini yapabileceği benim için kesin.

Aslında burada kişisel bir macerayı anlatabildim sadece film hakkında pek bir şey söyleyemedim. Bitiriken şu filmlere ve yönetmenlerine de saygı duymak gerek galiba.

Wes Craven - Scream
Stanley Kubrick - Eyes Wide Shut
Clint Eastwood - The Unforgiven, Million Dolar Baby
Akira Kurosawa - Ran
Coen Kardeşler - Blood Simple
Pixar - Dreamwork Animasyonları, özellikle Toy Story, Shrek, Ant-Z ve Ice Age
Peter Weir - Truman Show
Yılmaz Erdoğan - Vizontele
Zhang Yimou - Hero
Peter Greenaway - The Cook, The Thief, His Wife, Her Lover
Orson Wells - Citizen Kane
Steven Spielberg - Amistad, Saving Private Ryan, Munich
Alejandro Gonzalez Inarritu - Amores Perros
Christopher Nolan - Memento
Luc Besson - Leon
Sem Mendes -American Beauty
Robert Zemeckis - Back to the Future Serisi
Frank Miller - Sin City
Robert Rodrigues - From Dusk Till Dawn, Sin City
Woody Allen - Annie Hall, Deconstructing Harry
Guy Ritchie - Snatch
Danny Boyle - Trainspotting
Brian De Palma - Scarface, Carlitto's Way
Gore Vebinski - Pirates of the Caribbean : The Curse of the Black Pearl
Terry Gilliam - 12 Monkeys
Kevin Costner - Dances With Wolves, Waterworld
ve diğer unuttuklarım.