Sergio Bonelli (1932 - 2011)
26 Eylül 2011
21 Eylül 2011
Shuffle II
II.
Müziğe gitti aklı biraz. IPod'un küçük ekranında Sertab'ın komik saç modelini görünce başka bir dünyaya gidiyordu her seferinde. Derin bir nefes aldı. Daldı yine geçmişe.
B.'nin bir ay sonra evine geldiği o gece geldi aklına. Her bu şarkı çalışında oraya giderdi aklı, ve kalbi... O geleceğini söyleyince koşa koşa eve gidişini ve bir playlist yapışını an an hatırladı. Bu şarkıyı da koymuştu. "Bizim şarkımız olan her şarkıyı koymuştum" diye düşündü.
O nasıl başa çıkacağını bilmediği bir anıydı. Onun için de aynı başa çıkılmazlıktaydı, hep öyle derdi ya da. "Sonumuz nasıl olur bilmiyorum" demişti. Nasıl devam ettiği bilinmez bir aşkın nasıl biteceği daha da bilinmez olurdu her zaman. Hiç bir şey demek değildi belki de bu, belki de çok şey demekti.
Yine aklına aynı sorular geldi "Mutlu mu acaba... Sevince kalbim elbet acı duyardı ama bu acılar bizi aştı bizken. Şimdi acaba boşa mı çekmişiz bunları diyordu, yoksa özlüyor muydu acaba... Yaslandığı omuz onu istediği yere götürecek miydi, yoksa başka bir hayalin içine mi atlamıştı."
En fazla da kendiyle çelişiyordu. Merak etmek ve etmemek arasında gidip geliyordu. Kendine acımaya dönüşüyordu bu da bir an sonra. O evine geldiği gün ona "En kötüsünü gördük işte, seni seviyorum" demişti. O an inanmıştı bunun bir peri masalı olacağına. Şimdi inandığı çok bir şey yoktu. Yarın onu tekrar kollarına alabilse hayatının daha iyi olacağına inanmıyordu. Yağmur olup yağsa üzerine dertler olduğu yerde kalacaktı işte.
Yazı düşündü. Bir sene öncesini. Tatilden geldikleri haftayı. "Bir omuzum oldu sonunda hah hay başımı yasladım" dediği an gözünün önündeydi. Kışın soğuğunda tüm her şeyin kabahatini koparılan çiçeklere yüklemelerini düşünüp güldü. Kendini parçalarcasına ağladığı gecelerde "Ayrılık ve bizin aynı cümlede durmuyor" diye kendini avuttuğu anları düşündü.
Çok şey biriktirmişlerdi ama söylenecek tek şarkıydı bu. Mesele ne yaptığı, kiminle olduğu ya da onu sevip sevmediği değildi. Mesele onun olup olmadığıydı. Birlikteyken sadece birbirlerine sahip olduklarını başka bir dünyayı gördüklerini düşünürdü hep. Artık düşünemiyordu böyle. Artık tek kalan istenilenler ve istenilmeyenlerdi.
Onu son gördüğü an gözünün önünden gitmiyordu hiç. Defalarca birlikte bindikleri o arabayı görmüştü ilk önce. Her zamanki gibi gözleri onu görmek için bekliyormuşcasına kitlenmişti. Aylar boyunca o arabayı gördükten sonra müziği sonuna kadar açmış, ağzını yamultmuş B.'yi görmeye o kadar alışmıştı ki, arabayı onun sürmediğini, arabayı süren sevgilisinin omzuna başını koymuş yanında oturduğunu görünce bir yumruk inmişti boğazından. Susup önüne bakmıştı umuttan iyice koptuğu her an gibi.
"Mutludur inşallah" dedi içinden anca. Mağara adamından daha evrimleşmiş olduğunu sanmıyordu. Bir zamanlar sevdiği kadını başka birinin omzunda görünce içi keyif dolmayacaktı tabi ki. Dolacak mıydı belki de, emin olabilseydi kendinden keşke.
Fransızca bir anons geldi. Tren makas değiştirmeye başladı. Lyon Saint Exupery'e gelmişlerdi. Hareket edecek gücü var mıydı emin değildi. İki ay önceye kadar çok fazla aklına bile gelmeyen bu kadının tamamen başka bir dünyada, daha dünyevi şeyleri aklından geçirirken bir anda bir şarkıyla aklına düşmesini beklemiyordu.
Beklenmeyen şeylerdi zaten onunla ilgili olan her şey. Hayatının altı ayında onun damgası vardı. Yine de her hikayeleri beklenilmedikle ilgiliydi. Bu kadar mutlu olup birbirlerini seveceklerini bile beklemiyordu. Sevmişler miydi acaba? Bekliyor muydu ya da?
Hatırladı yine niçin ona arkasını döndüğünü. Çünkü arkasını dönebilmek istiyordu ona. Tüm ilişkileri boyunca ne zaman arkasını dönse ona kalbine bir hançeri saplanmış bulmuştu. "Onun için sen daha iyisini yapabildin mi ki?" diye düşündü. Bir cevabı yoktu buna. Bazen yaptığını düşünüyordu. Bazen R. için ona arkasını döndüğünü düşünüp kendini suçluyordu. Bazen de her şeyi pembe diziye dönüştürenin sadece bu suçluluk olduğunu söylüyordu kendine.
Ne olursa olsun, ona arkasını dönmek için değil arkasını dönebilmek için dönmüştü. Ama onun bunu anlayacağını düşünmemişti de zaten. Bu intihar onun intiharı olmuştu, sevgisinin ya da B.'nin değil.
Tren durdu ve kapılarını açtı. Trendeki küçük kalabalık yavaş yavaş çantalarını kapıya doğru sürüklemeye başladılar. Hiç inesi yoktu trenden. Uçağa kadar bir yarım saat bir saat daha böyle ileri geri gitse şikayet etmezdi. Platformdaki yolcular boşalan koltukları doldurmak için bekliyorlardı. Kalktı, o da bavulunu çekiştirmeye başladı. Platforma çıktı. Bir köşede durdu. Şapkasını taktı. Ayakları yürümeyi reddediyordu.
Bir intihar olmuştu son hikayeleri. Geri dönmeyi beklemiyordu ilk anda da bu anda da. Her şeyin aleyhine çalışması sadece işleri zorlaştırıyordu. İnsanın içindeki boşluk her zaman vakum etkisi yaratıyordu. Ve insan kendisini seven sevmeyen, değer veren vermeyen bir sürü kişiyi içine çekmeye çalışıyordu bu vakum etkisiyle. Tabi azı kalıcı oluyordu, daha da az o boşluğu dolduruyordu.
Platformun sonuna kadar yürüdü. Dönerek üst kata çıkan merdivenleri tırmandı, bir yandan da bavulunu çekiştirerek. Havalanının yan tarafındaki tren istasyonunun kapısına doğru yürüdü. Etrafta öğlen sıcağının altında yerlerde oturan salaş görünümlü ama güleç yüzlü gençler vardı "Kahrolasıca Interrailciler" diye düşündü içinden. Bir anda yaşlı dede yanı açığa çıkıp tüm düşüncelerini dağıtacak gibi oldu.
Ama aynı yere tekrar kilitlendi. Çok özlemişti onu. Ama bu özlemin onunla hiç alakası yoktu bir yandan da. Onunla birlikteyken olduğu insanı özlemişti, mutluluğu özlemişti. Onu görmek, onun başka bir hayat yaşadığını görmek, hatta onunla tanışmasını sağlayan Ç.'yi görmek bile onu olmasa da onsuz sahip olamadığı şeyleri özlemesine yol açıyordu.
"Sevgi ne kadar tuhaf bir şey ya. Bir belli değil benle mi onla mı alakalı. Benle alakalı olsa bir türlü, onla alakalı olsa bir türlü. İnsanın kendiyle, sevgiyle ve sevdiğiyle barışık olmasının bir yolu var mı acaba" diye geçirdi aklından.
Şarkı biterken son düşüncesi "Mutlu mudur ki" oldu.
7 Eylül 2011
Shuffle I
I.
Geri dönmek bir yandan heyecanlandırıyordu onu, bir yandan da içinde geri dönmesine ayak sürüyen tamamlanmamış bir şey vardı. "Hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orasıdır" lafı bunu mu kastediyordu acaba? Dönmek ve kalmak arasında bu derece az fark olması tedirginlikle dolu bir huzur veriyordu ona.
Lyon banliyölerinin içinden geçiyordu tren çok da hızlı olmayan bir tempoda. Anlayamamıştı bu kenti ve buna sinirleniyordu. "Yine de en azından geçen seferki gibi otelden çıkmadan oyun oynayarak ve uyuyarak geçirmedim zamanımı" diye düşündü. Giderek seyrekleşen evler, azalan insanlar şehrin bittiğini söylüyordu. Birazdan tarlalar başlayacak ve tren yolunun kenarlarının kafese benzetilebilecek kadar örtülmüş bir hale gelmesine kadar kısacık da olsa düzlükleri görebilecekti. En azından dört gün önce bu yolu havalanından şehir yönüne giderken tersten seyrettiği film buydu.
Her yolculuk sonunda başka şeylerle karışmış bir huzur kaplardı içini böyle. Yolculuk öncesi ters gidebileceğinden korktuğu, nasıl becereceğini bilmediği şeylerin düzgün gitmesi ve bir şekilde becerilmesinin huzuruydu bu. Her şeyden anlayıp -ya da anladığını düşünüp- bu kısacık yolculukları Odysseus'un maceraları kadar gözünde büyütmesinin komik olduğunu düşündü. Neredeyse bilet görevlisini çağıracak "Mösyö kondüktör, bu bileti tek başıma aldım! Hem de alırken kimseyle konuşmama gerek bile kalmadı! O kırmızı renkli makinlarla konuşarak aldım sadece." diyecekti. "En iyi onların dilinden anlıyorsun ya" diye düşünecekti görevli de. Kafasından nerd olduğu için acınacak durumda olduğu düşüncesini kovdu. "Keşke turist olsaydım" dedi alçak sesle.
İlk geldiği gün aklına geldi. O gün de gezmeye gelmiş birinden çok bir şeyleri becermek için alışık olduğu çemberden çıkmış biri gibiydi. Konferansın nasıl bir şeye benzeyeceğini merak ediyordu, otelin yerini kolay bulmayı umuyordu, Fransızların meşhur "Fransızca dışında dil konuşmama" alışkanlığıyla muhattap olmam inşallah diye içinden geçiriyordu, isteyerek ya da istemeden deliler gibi para harcama durumuna düşmek istemiyordu.
Şimdi de dönüşte yapacaklarını düşünüyordu benzer bir şekilde. Dönüşünden iki gün sonra uzun bir tatil başlayacaktı ama tatil sonrasına önemli işler yetiştirmek zorunda kalacak gibiydi yine, bayramı ve görmek zorunda olduğu insanları görmeyi gözünde büyütmeye şimdiden başlamıştı, bavul boşaltmak ve tekrar evdeki ofisteki düzene dönmek bile onun için büyük bir şey oluyordu. Kanada dönüşünde bavullarını üç ay sonra boşaltması geldi bir an aklına. O dönüş geldi aklına. Havaalanına bu tren yolculuğu, Toronto'ya giden uçağa benziyordu. Tıklım tıklım dolu bir Boeing'de değil de sadece dört beş kişinin bulunduğu Ankaray tipi bir trendeydi ama esas yolculuğun öncesindeki kısa yolculuk hissiyatı benzerdi. Güldü. Toronto uçağıyla şimdiki dönüş yolculuğu yaklaşık aynı uzunluktaydı. Tabi Toronto'dan Türkiye'ye uçusu dokuz saat olunca oranlar tutuyordu.
O dönüşünde kafasındakiler, heyecanı ve mutluluğu hızlıca geçti gözünün önünden. Düşünmemeye çalışıyordu çok fazla o günleri. Hayat bir yolculuk gibiydi ona göre, sürekli bir yerlere uğranılan ve bir şeylerle karşılaşılan. Her uğranan yer insana ya bir şeyler katıyor, insanı fazlalaştırıyordu; ya da bir şeyler alıyor, insanı küçültüyordu. O dönüş de küçültmüştü onu. Hayal kırıklığı temalı bir hikayeydi ve hatırlanmasa daha iyiydi. Uzaklaştırdı kafasını bunlardan, sanki bulanık bir suyu karıştırır gibi.
Tren klimanın duraksamadan çalışmasıyla soğumuştu iyice. Çok soğuktan hoşlanmasa da şikayet etmedi. "Tangalı şarkıyı" söylemeye devam ediyordu Bob Dylan. Gülümsedi. T. koymuştu bu adı şarkıya. Seviyordu böyle aynı espriyi iki tarafından alıp da ortada çevirdikleri zamanı onunla. Sevdiği çok şey vardı onunla ilgili, sevmediği de. Hayatta tanıdığından asla pişman olmayacağın insanlardandı o ne olursa olsun. Gülümsedi yine. Sevdiği şeylerden biriydi onunla ilgili bu, gülümsetmesi.
Tren düzlükleri geçmişti artık. Çok fazla bir şey görünmüyordu tren yolunun kenarları tel örgülerle yer yer duvarlarla kapandığından. "Birazdan varırız havaalanına" diye düşündü. "Uçakta yemek ne verecekler acaba?" diye geçirdi aklından. Dönmek ne olursa olsun güzeldi.
30 Temmuz 2011
Dönüşlerimden Biri / Beni Şimdi Bırakma
Bu bir aşktı. Her şey gibi basit şeylerle başladı ve basit şeylerle bitti. İçerisinden aslında ne kadar karmaşık olduğuna dair şeyler çekip çıkartmaya çalışıyordum ama iyi her aşkın olduğu gibi çok basitti herşey: Ben seni, sen beni sevmiştin.
İlk öptüğüm zaman seni "Hiç bir şey hissetmiyorum sana karşı" demiştin. Bir yıl oldu. Son öptüğüm zaman seni de aynı şeyi söylerdin biraz baksaydın içine herhalde. Altı ay oldu.
Ne bekliyorsak o oldu aslında bu bir yılda. Olaylar mantıklı insan öngörülerine uyuyordu hep. Benim sana dayanamayacağım, senin kendini başkalarında kaybetmeyi isteyeceğin, hikayenin bir sonu olduğu. Kime sorsan böyle söylerdi herhalde,söyledi de.
Bunun içinden başka bir şey kurana kadar ta biz, ya da kurduğumuzu sanana kadar sürdü bu gerçeklik hali. Yani göz açıp kapayıncaya kadar. Gerçeklikten vazgeçebilir miydik bu dünyada diye iyi denedik ama. Vazgeçtik de. Ellerimi bırakınca rüzgarı hissediyordum seninle her yokuş aşağı gidişimizde.
Her sana yazdığımda hikaye anlattım. En güzel mektubum basit ve güzel bir günümüzün hikayesiydi. Kalbimi paramparça ettiğinde de toparlamanı umdum ve tüm hikayemizi baştan anlattım sana.
Bu aşk ne kadar gerçek, ne kadar güzel ve ne kadar sen/ben olduğu tarafından üç yöne çekiştirilen bir hayvan gibi acı çekti bir yerden sonra. Her seçilen yön bizi daha fazla savurdu. O yüzden hikayeler sona geldi işte. Daha fazla hikaye yok, sadece hikayelerin ağzımda bıraktığı tat var artık.
Daha çok merak edeceğin şeye geleyim, benden değil ama kendinden emin halinle yaptığın kehanetlere Her sabah kalktığımda senden daha fazla uzaklaşmayı bekleyerek iki mevsim geçirdim. Uzaklaşmadım. Yakınlaşmadım da kendine yeni bir hayat kurarken bir yerlerde sen. Zamanın değişik hallerini saklamayı kendine adet edinmiş bir halim var biliyorsun. O hallerin daha değerli bir tanesinde de sen durdun. Açıp baktığım zamanlar sayılıydı şimdi olduğu gibi.
Hayat burada orada yürüdüğünden farklı yürüyor. Aldığım şeyler farklı, umduğum şeyler farklı ve amaçlarım farklıydı. Yine böyle. Mutlaklar ise belki tahmin ettiğin belki edemediğin gibi yerlerinde sabitler. Mesele değildi bunların hiçbiri. Dalgamızı geçip her şeyle (başta kendimizle, sonra birbirimizle olmak üzere) hep anlatılacak bir aşk gösterdik insanlığa. Teşekkür de beklemiyorduk. Yenilmedik de. O an önemliydi.
Beni şaşırtsaydın kulağına fısıldıyor olacağım lafları okumayacağın sayfalara yazıyorum ben de mecburen. Çünkü sen gitsen de, seninle kurduğum hayat gitse de, sana inancım gitse de koca bir hayat vardı kurduğumuz kuracağımız. Sensizliğin en büyük sürprizi karşıma senden çok farklı birini çıkartıp onu hayatımda kimseyi sevmemişcesine sevdirmek olsa da ne o senin daha iyi bir kopyan oldu ne de sen bir suret haline geldin.
Yoksun sadece ve beş aşamayı farklı sıralarla farklı şekillerde geçiyorum sürekli. Kimi zaman aylarca varlığını unutarak, kimi zaman günlerce ağlayarak bir bakışını hatırlayıp.
Ama bunlar bir hikaye değil. Senin gözün de kapalı bunlara. Seni bu kadar tanıdığıma lanet ettiğim zamanlarda benim de yaptığım kehanetler var. Bilinmeyecek şeylerin bile bilinmeyecek kalacağı bir dünyadayız artık. Kehanetler ancak karanlığı tarif ediyor.
Kurduğumuz dünyadan bir tat biriktirebilsem bu ne olurdu biliyor musun? Seni ilk gördüğüm ve ilk öptüğüm yerde oturduğumuz ve yılları, dünyaları aşan bir bağ ile bağlanmış iki kardeş ruh olduğumuz o gece kalır bana. Bana "Ne güzel, hayatında istediğin şeylerin peşinden koşmuşsun, elde etmeye çalışmışsın" dediğin o buruk ama çıplak bir içtenlikle donatılmış anın tadı... İkimizin de karşısındakine olan aşkı hayallerden güç alıyordu. Benim hayalim de senin hayalin olabilmekti, istenilmek yabancı değildi sana ama sana istediğin şeye sahip olma tadını yaşatabilmekti bizi faklı kılabilecek.
Olmadı tabi. Filmler hayatla aynı sonda bitseydi uyarlama Oscar'ı diye bir şey olmazdı. Sen sandın ki olaylar, insanlar ve anlar bitirdi bizi. İlgisi yoktu. Bizim yazılmış sonlarımız vardı. Bu sonlardan en cürretli olanı intiharımız oldu. Niye gittim sorusu eminim ki hala sorduğun bir sorudur, tahmin edemeyeceğin bir cevap var, sana sadece istenilmeyi yaşatabileceğim için gittim. Rüyalar yağmayan yağmurlara dönüşecekti, ve senin kurumana dayanamayacaktım.
Sonrası senin bileceğin iş. Bir gün ne olacağına dair kehanetleri bıraktım da ben. Kurulmayacak hayalleri de kurulacak hayaller kadar çok yaşadım. Hem senle hem de sensiz. Sen ben diye bir şey yok biz var derdim de ne sen ne ben ne biz artık cümlelerin bir tarafında. Duvarlar ve sayfalar biliyor anca ne olduğunu. Kalmayan en yakın dostlarımız bile habersiz.
Ve yine zaman zaman seni görüp ağlamak ile gülümsemek arasında gidiyorum. Neye üzülüyorum biliyor musun? Orada kalmasaydı gerçekler de arkandan seslenebilseydim Pink gibi.
İlk öptüğüm zaman seni "Hiç bir şey hissetmiyorum sana karşı" demiştin. Bir yıl oldu. Son öptüğüm zaman seni de aynı şeyi söylerdin biraz baksaydın içine herhalde. Altı ay oldu.
Ne bekliyorsak o oldu aslında bu bir yılda. Olaylar mantıklı insan öngörülerine uyuyordu hep. Benim sana dayanamayacağım, senin kendini başkalarında kaybetmeyi isteyeceğin, hikayenin bir sonu olduğu. Kime sorsan böyle söylerdi herhalde,söyledi de.
Bunun içinden başka bir şey kurana kadar ta biz, ya da kurduğumuzu sanana kadar sürdü bu gerçeklik hali. Yani göz açıp kapayıncaya kadar. Gerçeklikten vazgeçebilir miydik bu dünyada diye iyi denedik ama. Vazgeçtik de. Ellerimi bırakınca rüzgarı hissediyordum seninle her yokuş aşağı gidişimizde.
Her sana yazdığımda hikaye anlattım. En güzel mektubum basit ve güzel bir günümüzün hikayesiydi. Kalbimi paramparça ettiğinde de toparlamanı umdum ve tüm hikayemizi baştan anlattım sana.
Bu aşk ne kadar gerçek, ne kadar güzel ve ne kadar sen/ben olduğu tarafından üç yöne çekiştirilen bir hayvan gibi acı çekti bir yerden sonra. Her seçilen yön bizi daha fazla savurdu. O yüzden hikayeler sona geldi işte. Daha fazla hikaye yok, sadece hikayelerin ağzımda bıraktığı tat var artık.
Daha çok merak edeceğin şeye geleyim, benden değil ama kendinden emin halinle yaptığın kehanetlere Her sabah kalktığımda senden daha fazla uzaklaşmayı bekleyerek iki mevsim geçirdim. Uzaklaşmadım. Yakınlaşmadım da kendine yeni bir hayat kurarken bir yerlerde sen. Zamanın değişik hallerini saklamayı kendine adet edinmiş bir halim var biliyorsun. O hallerin daha değerli bir tanesinde de sen durdun. Açıp baktığım zamanlar sayılıydı şimdi olduğu gibi.
Hayat burada orada yürüdüğünden farklı yürüyor. Aldığım şeyler farklı, umduğum şeyler farklı ve amaçlarım farklıydı. Yine böyle. Mutlaklar ise belki tahmin ettiğin belki edemediğin gibi yerlerinde sabitler. Mesele değildi bunların hiçbiri. Dalgamızı geçip her şeyle (başta kendimizle, sonra birbirimizle olmak üzere) hep anlatılacak bir aşk gösterdik insanlığa. Teşekkür de beklemiyorduk. Yenilmedik de. O an önemliydi.
Beni şaşırtsaydın kulağına fısıldıyor olacağım lafları okumayacağın sayfalara yazıyorum ben de mecburen. Çünkü sen gitsen de, seninle kurduğum hayat gitse de, sana inancım gitse de koca bir hayat vardı kurduğumuz kuracağımız. Sensizliğin en büyük sürprizi karşıma senden çok farklı birini çıkartıp onu hayatımda kimseyi sevmemişcesine sevdirmek olsa da ne o senin daha iyi bir kopyan oldu ne de sen bir suret haline geldin.
Yoksun sadece ve beş aşamayı farklı sıralarla farklı şekillerde geçiyorum sürekli. Kimi zaman aylarca varlığını unutarak, kimi zaman günlerce ağlayarak bir bakışını hatırlayıp.
Ama bunlar bir hikaye değil. Senin gözün de kapalı bunlara. Seni bu kadar tanıdığıma lanet ettiğim zamanlarda benim de yaptığım kehanetler var. Bilinmeyecek şeylerin bile bilinmeyecek kalacağı bir dünyadayız artık. Kehanetler ancak karanlığı tarif ediyor.
Kurduğumuz dünyadan bir tat biriktirebilsem bu ne olurdu biliyor musun? Seni ilk gördüğüm ve ilk öptüğüm yerde oturduğumuz ve yılları, dünyaları aşan bir bağ ile bağlanmış iki kardeş ruh olduğumuz o gece kalır bana. Bana "Ne güzel, hayatında istediğin şeylerin peşinden koşmuşsun, elde etmeye çalışmışsın" dediğin o buruk ama çıplak bir içtenlikle donatılmış anın tadı... İkimizin de karşısındakine olan aşkı hayallerden güç alıyordu. Benim hayalim de senin hayalin olabilmekti, istenilmek yabancı değildi sana ama sana istediğin şeye sahip olma tadını yaşatabilmekti bizi faklı kılabilecek.
Olmadı tabi. Filmler hayatla aynı sonda bitseydi uyarlama Oscar'ı diye bir şey olmazdı. Sen sandın ki olaylar, insanlar ve anlar bitirdi bizi. İlgisi yoktu. Bizim yazılmış sonlarımız vardı. Bu sonlardan en cürretli olanı intiharımız oldu. Niye gittim sorusu eminim ki hala sorduğun bir sorudur, tahmin edemeyeceğin bir cevap var, sana sadece istenilmeyi yaşatabileceğim için gittim. Rüyalar yağmayan yağmurlara dönüşecekti, ve senin kurumana dayanamayacaktım.
Sonrası senin bileceğin iş. Bir gün ne olacağına dair kehanetleri bıraktım da ben. Kurulmayacak hayalleri de kurulacak hayaller kadar çok yaşadım. Hem senle hem de sensiz. Sen ben diye bir şey yok biz var derdim de ne sen ne ben ne biz artık cümlelerin bir tarafında. Duvarlar ve sayfalar biliyor anca ne olduğunu. Kalmayan en yakın dostlarımız bile habersiz.
Ve yine zaman zaman seni görüp ağlamak ile gülümsemek arasında gidiyorum. Neye üzülüyorum biliyor musun? Orada kalmasaydı gerçekler de arkandan seslenebilseydim Pink gibi.
28 Temmuz 2011
Sait Faik
Yitik Ufuk
Binlerce top kumaşa yazdım sıkıntımı
Şimdi bir dünyada giden gemide ellerim
Pis bir denizde
Bir demiryolu bir çayır bir gökyüzü hava almaya çıkmış görüyorum
Ben geçerken bir evin penceresinde bir dal çiçekleniyor
Bir kadın soyunuyor göğsünü tüylerini en olmadık yerlerini görüyorum
Görüyorum bir çocuğun gözlerinin içinde denizler inip kalkıyor
İşte yeniden dünyadayız, dünyada bayağılıklarla pisliklerle yan yana dünyadayız
Bir sudaki balıklara bakıyor balıklara gözlerimizi çıkarıp veriyoruz
Bizim verilmeyecek hiçbir şeyimiz yok
Aynı yerden bir kadını öpüyor aynı yerden bir denizi seyrediyoruz
Bir daha seninleyim seninle yaşanmayacak sıkıntılar sevgiler Cezayir mahalleleri Sicilyalı gökyüzleri yok anlıyorum
Gemiler geçiyor uzaklardan kimse inip bineyim demiyor, kimse görünmüyor, kimse görmüyorum
Yitik bir ufukta
Bağırıyorum bağırıyorum.
Kalem
Hikâyelerimde ne diyorum ben
Şunu şunu şunu değil mi
Bir bulut geçiyor
Diyorum yaşasın böcekler çiçekler balıklar insanoğulları Barba Antimos
Bir sabah geliyor Matisse yeşili
Alıyorum uykularınıza kitaplarımza evlerinizin önüne koyuyorum
Ne zaman bir yeşil görseniz artık her işinizi bırakıp bakacaksınız
Mesela bilmiyorum ama bir şiirde bir kadının ayakları suya değdi değecek şimdi
Hem mutlaka hiç kimse geçmeyecek biraz sonra bu sokaktan
İşte bir kuş uçuyor bir yere konacak sağlama ben yazacağım
Bir gökyüzü peşinde gidiyor bu çocuk
Bu adamı bu kadını bu masada tutan başka başka şeyler
Hep böyle diyorum ben
Bir dülger balığını alıyorum gözleri güzeldir diyorum
Bir bulut çıkıyor bir bulut çıktı diyorum
Sarılıyorum kaleme.
Ağıt
Baktık bir evin bahçesi ilk defa bir evin bahçesi başını almış gidiyor
Bir çocuk Grenoble'da İtalyan mahallesinde bir çocuk görüyor ilk
Deniz kıyısındaki o her akşamki kahve birdenbire tutup batıyor
Ne varsa umutlu umutsuz sıkıntılı sıkıntısız o cumartesi akşamları frengili ağaçlar çekip gidiyor
Yeşil zeytin, limon gibi bir İstanbul sarısı kalıyor geriye
Bir evin bahçesi ilk defa gülmüyor ilk defa büyümek istemiyor
Gece her taraf gece Katina'nın elleri gece en sevdiğimiz yerleri gece, gece hiç bitmiyor
Bağırmak sabahlara, akşamüstlerine bir pencereden bir denizden bağırmak bağırmak
Uyandık Eftalikus uyandık İstiklâl Caddesi yok Beyoğlu'ndaki güneş yok
Gökyüzü yok
Binlerce top kumaşa yazdım sıkıntımı
Şimdi bir dünyada giden gemide ellerim
Pis bir denizde
Bir demiryolu bir çayır bir gökyüzü hava almaya çıkmış görüyorum
Ben geçerken bir evin penceresinde bir dal çiçekleniyor
Bir kadın soyunuyor göğsünü tüylerini en olmadık yerlerini görüyorum
Görüyorum bir çocuğun gözlerinin içinde denizler inip kalkıyor
İşte yeniden dünyadayız, dünyada bayağılıklarla pisliklerle yan yana dünyadayız
Bir sudaki balıklara bakıyor balıklara gözlerimizi çıkarıp veriyoruz
Bizim verilmeyecek hiçbir şeyimiz yok
Aynı yerden bir kadını öpüyor aynı yerden bir denizi seyrediyoruz
Bir daha seninleyim seninle yaşanmayacak sıkıntılar sevgiler Cezayir mahalleleri Sicilyalı gökyüzleri yok anlıyorum
Gemiler geçiyor uzaklardan kimse inip bineyim demiyor, kimse görünmüyor, kimse görmüyorum
Yitik bir ufukta
Bağırıyorum bağırıyorum.
Kalem
Hikâyelerimde ne diyorum ben
Şunu şunu şunu değil mi
Bir bulut geçiyor
Diyorum yaşasın böcekler çiçekler balıklar insanoğulları Barba Antimos
Bir sabah geliyor Matisse yeşili
Alıyorum uykularınıza kitaplarımza evlerinizin önüne koyuyorum
Ne zaman bir yeşil görseniz artık her işinizi bırakıp bakacaksınız
Mesela bilmiyorum ama bir şiirde bir kadının ayakları suya değdi değecek şimdi
Hem mutlaka hiç kimse geçmeyecek biraz sonra bu sokaktan
İşte bir kuş uçuyor bir yere konacak sağlama ben yazacağım
Bir gökyüzü peşinde gidiyor bu çocuk
Bu adamı bu kadını bu masada tutan başka başka şeyler
Hep böyle diyorum ben
Bir dülger balığını alıyorum gözleri güzeldir diyorum
Bir bulut çıkıyor bir bulut çıktı diyorum
Sarılıyorum kaleme.
Ağıt
Baktık bir evin bahçesi ilk defa bir evin bahçesi başını almış gidiyor
Bir çocuk Grenoble'da İtalyan mahallesinde bir çocuk görüyor ilk
Deniz kıyısındaki o her akşamki kahve birdenbire tutup batıyor
Ne varsa umutlu umutsuz sıkıntılı sıkıntısız o cumartesi akşamları frengili ağaçlar çekip gidiyor
Yeşil zeytin, limon gibi bir İstanbul sarısı kalıyor geriye
Bir evin bahçesi ilk defa gülmüyor ilk defa büyümek istemiyor
Gece her taraf gece Katina'nın elleri gece en sevdiğimiz yerleri gece, gece hiç bitmiyor
Bağırmak sabahlara, akşamüstlerine bir pencereden bir denizden bağırmak bağırmak
Uyandık Eftalikus uyandık İstiklâl Caddesi yok Beyoğlu'ndaki güneş yok
Gökyüzü yok
İlhan Berk
Galile Denizi 1958
18 Haziran 2011
4 Haziran 2011
Scream For Me İstanbul!
1998 yazıydı. Üniversite birinci sınıfta okuyan genç bir adam yazın can sıkıntısıyla boğuşuyordu. Kısa bir tatile gidip gelmişti. Arada sinemaya gidiyordu. Kendi kendine briç oynuyordu. Dünya kupası yeni bitmişti. Emannuelle Petit nasıl çaktı, Zidane da ne adam diye düşünüyordu arada.
Bir gün akşam evde televizyon başında otururken Yapı Kredi Sanat Festivali adında bir organizasyona ait bir reklam gördü. Festivale katılacaklar arasında ağır sayılabilecek bir skaladan gruplar sayılıyordu. En son da "...ve Iron Maiden" ifadesiyle bir heavy metal grubunu festivalin ana grubu olarak ilan ediyordu.
Metal müzik denilince aklına ortaokulda sorulan "asitçi misin, metalci mi?" sorusu ve hazırlıkta servisteki abilerin verdiği kasetlerden gelen tenekeye vuruluyormuş gibi bangır bangır müzik geliyordu. Servis şöförü abilerin kasetlerini çalmamaya başlayınca abiler de kendileri pilli teyp getirip kendi müziklerini çalmaya başlamışlardı. Servis şöförü buna bangır bangır Ahmet Kaya çalarak karşılık vermişti "özgün müziğin" altın çağı o günlerde.
Ablası abisi olmadığından müzik zevki kendi kazıyıp bulup gördüklerinden oluşuyordu. Lisede her yeni yetme gibi Metallica'ya bulaşmıştı biraz. "Abi Metallica'da piyasa oldu" diyen ağır metalci geçinen gençlerin Load kaseti üzerinde tepinmelerine şahit olmuştu.
Üniversitede ise yine Metallica'dan başlayarak rock ve metal müziğe yol almıştı. Metallica'nın yaptığı müziğin de tipinden çok kalitesi onu kendinden geçirmişti. Black Albüm ve And Justice For All... üniversite birinci sınıfta AIWA walkman'inde dönüp durmuştu. Dinledikçe bu tip müziği sevmiş, liseden ve üniversiteden arkadaşlarından da yeni şeyler öğrenmişti. Doors vardı, hem eğlenceli hem depresif şarkılar yapan. Deep Purple vardı, solisti iyi bağırıyordu. Artık o da "Bon Jovi de piyasa abi" diyebiliyordu bir aidiyet duygusuyla.
Iron Maiden hakkında ise bildiği hiç bir şey yoktu. Bir tek hayal meyal lise de bu işlerden anlayan bir arkadaşının elinde canavarlı yaratıklı bir kaset kapağı hatırlıyordu.
Belki çok da fazla ilgisini çekmeyecekti bu yaratıklı, ucubeli grup. Ama yine Internet dünyasının bir cilvesi farklı şeyler çıkarttı karşısına. O zamanlar Internet denilen şey web 1.0 bile değildi. Pirc, icq ve mailden ibaret sanal sosyal çevre içerisinde belki de en güzel sosyal bağı okuduğu anadolu lisesinin mailing listinde kurmuştu. Ve konser reklamını gördükten sonra bu mailing list'de de bu konunun hararetle konuşulmaya başlanması ilgisini iyice bu yöne kaydırdı.
Mailing list'de çok miktarda 30'lu yaşlarının ortasında, lise mezuniyetleri üzerinden nerdeyse 20 yıl geçmiş abi mevcuttu. Ve herkes konseri büyük bir heyecanla karşılamıştı. Türkiye 98 yılına Ahmet San organizasyon ile gelen Michael Jackson ve Madonna gibi konserler yaşamıştı. 93 Metallica konserini anlata anlata bitiremeyen arkadaşlarına amma çok özenmişti. Yine de her gün ünlü bir grup gelmiyordu bugün olduğu gibi.
Abilerin bir kısmı "Ama eski Iron Maiden değil ki ya" diyorlardı. Bir kısmı "Ben son kasetlerini aldım, güzel hala" diyordu. Solistin değiştiğinden söz ediliyordu. Ama en vurucu mail bir süre sonra geldi.
Abilerin biri Sadık isminde yakın bir arkadaşıyla lisede kurdukları grubu anlatmıştı mailde özetle. "İkimizde rock ve metal müzik çok seviyorduk" diye başlamıştı. Arkadaşı bir gün buna bir kaset dinletmişti. Solistin sesi dışında çok beğenmişti müziği. Kim olduklarını sorduğunda "Iron Maiden.. Kaset de Seventh Son of a Seventh Son" cevabını almıştı. Bir süre dinledikten sonra dinlemek onlara yetmemeye başlamıştı ve bir grup kurmuşlardı. Kendisi Iron Maiden'ın esas adamı gibi bas gitarı almıştı, arkadaşı da gitarı. Lise boyunca kendi çaplarında çalıp söylemişlerdi. Üniversitede de bir miktar devam etmişlerdi. Ama zamanlar, olaylar ve hayat insanları başka yerlere götürmüştü ve birlikte çalmayı bırakmışlardı. Abi yaklaşık şu kelimelerle devam ediyordu:
Eylül geldi, konserler oldu. Hayatında İstanbul'a konsere gitmek diye bir şey yoktu. 10 milyon liralık biletleri nasıl alırdı o da ayrı bir konuydu. Mailing list'den takip etti anca konserleri. Abilerin çocuklar gibi şen konser anılarını okudu, imrendi. Konserden sonra otelin asansöründe grup elemanları ile karşılaşan ve sohbet eden abinin yazdıkları hele masal gibiydi. Herkes grubun esas adamı basçının Türk milli takım formasıyla konsere çıkışını konuşuyordu. Grup üyelerinin alçakgönüllülüklerinden, şirinliklerinden ve mütevaziliklerinden bahsediyordu herkes.
Konser olup bitmişti, yapılacak tek şey Iron Maiden dinleemeye başlamaktı. Gidip hep kaset aldığı kitapçıdan ilk Iron Maiden kasetini aldı: "The Best of the Beast"
Karşısına çıkan müzik onu çok şaşırtmıştı. Gürültü patırtıdan eser yoktu müzikte. Metallica müziği gibi ince işlere giren bir müzik de değildi. Son derece enstrümantal, tekrar eden akılda kalıcı ritmler, akıcı ve basit geçişler ve coşku üzerine kurulan bir müzikti. Belki tek eksiği mailing list'de de abilerin yazdığı gibi solistin ince sesiydi. Solistin sesinin güzelliğiyle değil de gücüyle işi götürdüğünü ilk andan sezmişti. Kısa süre sonra mailing list'deki abilerle aynı fikire ulaşacaktı: "Bruce Dickinson üzerine bir metal vokali az bulunurdu." The Trooper ile yaşadığı hissiyat hele daha önce yaşamadığı bir şeydi. "Bu şarkıyı hep içimde bir yerlerde biliyordum ben" diye düşünmüştü ilk duyduğu andan itibaren.
Eylül ile okul açıldı. Yazın ne yaptın sorusuna herkese bu hikayeyi anlatmaya başlamıştı. Kimi kafa sallayıp pek ilgilenmiyordu. Okulda biri ise çıkıp "Trooper'ı Çanakkale Savaşları için yazmışlar abi biliyon mu" dedi. O andan itibaren Iron Maiden'ın herşeyini merak etmeye başladı.
Internet'in derya deniz olmadığı bir çağda, co.uk altında yer alan Iron Maiden resmi sitesini hatim etmeye başladı. Bir yandan da Iron Maiden kasetleri toplamaya başlamıştı. Son albümü almak farzdır diye Virtual XI edindi. Biraz biraz grubun yapısını da kavramaya başlamıştı. Bascı Steve Harris grubun beyni ve patronuydu. İnce sesli vokal Bruce Dickinson ayrılmıştı gruptan. Bruce'u zaten Blue Jean dergilerinden de tanıyordu az ve biraz, solo albüm yaptığın hatırlıyordu. Blaze Bayley diye bir vokal almışlardı, İstanbul konserlerinde söyleyen de oydu. Dave Murray, Janick Gers, Nicko McBrain, hepsini zamanla tanıdı. Eddie maskotunun ne anlatmak istediğine de zamanla kendince açıklamalar getirdi. Yeni işlerini de beğenmişti. "Up the Irons!" ne güzel bir slogandı.
Dinlemeye devam etti. A Real Live One, A Real Dead One, Seventh Son of a Seventh Son, Number of the Beast, Piece of Mind, Fear of the Dark derken grubun albümlerinin çoğunu toplamıştı nerdeyse. Müzik beğenisi üniversite ortamında değişiyor gelişiyordu ama Iron Maiden herşeyin kalbinde kalmaya devam etmişti. Metal müzikten hiç hoşlanmayan sevgilisi Iron Maiden dinlettiğinde "Hmmm... valla Metallica'dan filan güzelmiş bu ya" dediğinde dünyalar onun olmuştu sanki.
İlk parasını kazanmaya başladığı zaman ilk aldığı şeylerden biri de yeni Iron Maiden CD'siydi. Çıktığından ettiğinden haberi olmamıştı. Müzikmarkette rafta görünce şaşırdı Brave New World'ü. Eve gelip içini açtığından şaşkınlık coşku ve heyecana dönüştü çünkü Bruce geri gelmişti gruba. Hem de eski gitarist Adrian Smith ile birlikte.
Iron Maiden dinlediği 2-3 yıldır hep Iron Maiden'a geçmişten gelen bir grup olarak bakmıştı, ne kadar yeni işlerini beğense de. Bir anda bunun değiştiğini, yeni bir devrin başladığını hissetti. Dört gitarlı bir grubun neler yapabileceği, nasıl muhteşem olacağı şarkıların bunları düşünmeye başladı ve ilk o zamanlar onları sahnede görmek için yanıp tutuşmaya başladı. Onun hissiyatını aynı kelimelerle başkaları da dile getiriyordu: Bruce'u görmeden ölmeyelim!
İşveç'de, İtalya'da, Yunanistan'da Iron Maiden konserleri kovaladı bir süre. Ya parası olmuyordu, ya zamanı ya da cesareti çok fazla. Iron Maiden'ın tüm işlerini topladı bu arada file sharing çağının altın günlerinde. Üç albüm daha yaptı Iron Maiden, çıktığı gün aldı hepsini. Her seferinde "Güzel be abi" diye içinde bir şeyler kıpır kıpır etti, ağzında hoş bir tat kaldı. Artık nerdeyse tüm şarkıları ezberlemiş, tüm albümler defalarca dinlemiş, grup elemanlarının hepsinin hayat hikayelerini ezberlemişti.
Bir kere çok yaklaştı canlı izlemeye. Kanada'da yaşadığı altı ayın sonuna doğru Iron Maiden'ın yaşadığı şehre geldiğini öğrendi. Ama uçak bileti konserden on gün önceydi. Açıklanan avrupa ayağı da çok kısaydı turun. Bir gün bir umut diyordu.
Ve bir gün yıllardır beklediği haber geldi. Bir sene önce Big Four'u aynı sahneye çıkartacak kadar abartan ama kaçırdığı Sonisphere'in bu seneki headliner'ı Iron Maiden olacaktı. Yani Bruce'u görmeden ölmeyecekti.
Hayatta planlar vardır, hayaller vardır, istekler vardır. Bir de bir gün geleceğini bildiğiniz ama yine de sizi şaşırtan havalara uçurtan günler vardır. Bu da onlardan biriydi. İlk gün biletini aldı. Bir Iron Maiden t-shirt'ü siparişi verdi. Ne güzel arkadaşları vardı ki onlar da doğumgününde bir tane hediye ettiler. Ve ona beklemek kaldı...
... Bir de Bruce bağırdığı zaman cevap vermek:
- Scream for me İstanbul!
- Iroooooooon Maideeeeeeeeen!
Bir gün akşam evde televizyon başında otururken Yapı Kredi Sanat Festivali adında bir organizasyona ait bir reklam gördü. Festivale katılacaklar arasında ağır sayılabilecek bir skaladan gruplar sayılıyordu. En son da "...ve Iron Maiden" ifadesiyle bir heavy metal grubunu festivalin ana grubu olarak ilan ediyordu.
Metal müzik denilince aklına ortaokulda sorulan "asitçi misin, metalci mi?" sorusu ve hazırlıkta servisteki abilerin verdiği kasetlerden gelen tenekeye vuruluyormuş gibi bangır bangır müzik geliyordu. Servis şöförü abilerin kasetlerini çalmamaya başlayınca abiler de kendileri pilli teyp getirip kendi müziklerini çalmaya başlamışlardı. Servis şöförü buna bangır bangır Ahmet Kaya çalarak karşılık vermişti "özgün müziğin" altın çağı o günlerde.
Ablası abisi olmadığından müzik zevki kendi kazıyıp bulup gördüklerinden oluşuyordu. Lisede her yeni yetme gibi Metallica'ya bulaşmıştı biraz. "Abi Metallica'da piyasa oldu" diyen ağır metalci geçinen gençlerin Load kaseti üzerinde tepinmelerine şahit olmuştu.
Üniversitede ise yine Metallica'dan başlayarak rock ve metal müziğe yol almıştı. Metallica'nın yaptığı müziğin de tipinden çok kalitesi onu kendinden geçirmişti. Black Albüm ve And Justice For All... üniversite birinci sınıfta AIWA walkman'inde dönüp durmuştu. Dinledikçe bu tip müziği sevmiş, liseden ve üniversiteden arkadaşlarından da yeni şeyler öğrenmişti. Doors vardı, hem eğlenceli hem depresif şarkılar yapan. Deep Purple vardı, solisti iyi bağırıyordu. Artık o da "Bon Jovi de piyasa abi" diyebiliyordu bir aidiyet duygusuyla.
Iron Maiden hakkında ise bildiği hiç bir şey yoktu. Bir tek hayal meyal lise de bu işlerden anlayan bir arkadaşının elinde canavarlı yaratıklı bir kaset kapağı hatırlıyordu.
Belki çok da fazla ilgisini çekmeyecekti bu yaratıklı, ucubeli grup. Ama yine Internet dünyasının bir cilvesi farklı şeyler çıkarttı karşısına. O zamanlar Internet denilen şey web 1.0 bile değildi. Pirc, icq ve mailden ibaret sanal sosyal çevre içerisinde belki de en güzel sosyal bağı okuduğu anadolu lisesinin mailing listinde kurmuştu. Ve konser reklamını gördükten sonra bu mailing list'de de bu konunun hararetle konuşulmaya başlanması ilgisini iyice bu yöne kaydırdı.
Mailing list'de çok miktarda 30'lu yaşlarının ortasında, lise mezuniyetleri üzerinden nerdeyse 20 yıl geçmiş abi mevcuttu. Ve herkes konseri büyük bir heyecanla karşılamıştı. Türkiye 98 yılına Ahmet San organizasyon ile gelen Michael Jackson ve Madonna gibi konserler yaşamıştı. 93 Metallica konserini anlata anlata bitiremeyen arkadaşlarına amma çok özenmişti. Yine de her gün ünlü bir grup gelmiyordu bugün olduğu gibi.
Abilerin bir kısmı "Ama eski Iron Maiden değil ki ya" diyorlardı. Bir kısmı "Ben son kasetlerini aldım, güzel hala" diyordu. Solistin değiştiğinden söz ediliyordu. Ama en vurucu mail bir süre sonra geldi.
Abilerin biri Sadık isminde yakın bir arkadaşıyla lisede kurdukları grubu anlatmıştı mailde özetle. "İkimizde rock ve metal müzik çok seviyorduk" diye başlamıştı. Arkadaşı bir gün buna bir kaset dinletmişti. Solistin sesi dışında çok beğenmişti müziği. Kim olduklarını sorduğunda "Iron Maiden.. Kaset de Seventh Son of a Seventh Son" cevabını almıştı. Bir süre dinledikten sonra dinlemek onlara yetmemeye başlamıştı ve bir grup kurmuşlardı. Kendisi Iron Maiden'ın esas adamı gibi bas gitarı almıştı, arkadaşı da gitarı. Lise boyunca kendi çaplarında çalıp söylemişlerdi. Üniversitede de bir miktar devam etmişlerdi. Ama zamanlar, olaylar ve hayat insanları başka yerlere götürmüştü ve birlikte çalmayı bırakmışlardı. Abi yaklaşık şu kelimelerle devam ediyordu:
Sekiz on yıl geçti herhalde çalmayı bırakalı. Iron Maiden'ın geldiğini de anca bu mailing list'den öğrendim. Birden eski günlere gittim. Sadık beş senedir yok. Kan kanserine yenildi. Hayatta olsaydı kesin aradı gidelim abi derdi. Şimdi biraz buruk hissetsem de gideceğim tek başıma da olsa. Gençken onunla birlikte kurduğumuz hayalleri yerinde yaşayacağım.Hayat ve ölüm bu derece iç içe giremezdi herhalde. Bu satırları okuduktan sonra Iron Maiden aklının bir ucunda hep yer aldı, asla çıkmadı.
Eylül geldi, konserler oldu. Hayatında İstanbul'a konsere gitmek diye bir şey yoktu. 10 milyon liralık biletleri nasıl alırdı o da ayrı bir konuydu. Mailing list'den takip etti anca konserleri. Abilerin çocuklar gibi şen konser anılarını okudu, imrendi. Konserden sonra otelin asansöründe grup elemanları ile karşılaşan ve sohbet eden abinin yazdıkları hele masal gibiydi. Herkes grubun esas adamı basçının Türk milli takım formasıyla konsere çıkışını konuşuyordu. Grup üyelerinin alçakgönüllülüklerinden, şirinliklerinden ve mütevaziliklerinden bahsediyordu herkes.
Konser olup bitmişti, yapılacak tek şey Iron Maiden dinleemeye başlamaktı. Gidip hep kaset aldığı kitapçıdan ilk Iron Maiden kasetini aldı: "The Best of the Beast"
Karşısına çıkan müzik onu çok şaşırtmıştı. Gürültü patırtıdan eser yoktu müzikte. Metallica müziği gibi ince işlere giren bir müzik de değildi. Son derece enstrümantal, tekrar eden akılda kalıcı ritmler, akıcı ve basit geçişler ve coşku üzerine kurulan bir müzikti. Belki tek eksiği mailing list'de de abilerin yazdığı gibi solistin ince sesiydi. Solistin sesinin güzelliğiyle değil de gücüyle işi götürdüğünü ilk andan sezmişti. Kısa süre sonra mailing list'deki abilerle aynı fikire ulaşacaktı: "Bruce Dickinson üzerine bir metal vokali az bulunurdu." The Trooper ile yaşadığı hissiyat hele daha önce yaşamadığı bir şeydi. "Bu şarkıyı hep içimde bir yerlerde biliyordum ben" diye düşünmüştü ilk duyduğu andan itibaren.
Eylül ile okul açıldı. Yazın ne yaptın sorusuna herkese bu hikayeyi anlatmaya başlamıştı. Kimi kafa sallayıp pek ilgilenmiyordu. Okulda biri ise çıkıp "Trooper'ı Çanakkale Savaşları için yazmışlar abi biliyon mu" dedi. O andan itibaren Iron Maiden'ın herşeyini merak etmeye başladı.
Internet'in derya deniz olmadığı bir çağda, co.uk altında yer alan Iron Maiden resmi sitesini hatim etmeye başladı. Bir yandan da Iron Maiden kasetleri toplamaya başlamıştı. Son albümü almak farzdır diye Virtual XI edindi. Biraz biraz grubun yapısını da kavramaya başlamıştı. Bascı Steve Harris grubun beyni ve patronuydu. İnce sesli vokal Bruce Dickinson ayrılmıştı gruptan. Bruce'u zaten Blue Jean dergilerinden de tanıyordu az ve biraz, solo albüm yaptığın hatırlıyordu. Blaze Bayley diye bir vokal almışlardı, İstanbul konserlerinde söyleyen de oydu. Dave Murray, Janick Gers, Nicko McBrain, hepsini zamanla tanıdı. Eddie maskotunun ne anlatmak istediğine de zamanla kendince açıklamalar getirdi. Yeni işlerini de beğenmişti. "Up the Irons!" ne güzel bir slogandı.
Dinlemeye devam etti. A Real Live One, A Real Dead One, Seventh Son of a Seventh Son, Number of the Beast, Piece of Mind, Fear of the Dark derken grubun albümlerinin çoğunu toplamıştı nerdeyse. Müzik beğenisi üniversite ortamında değişiyor gelişiyordu ama Iron Maiden herşeyin kalbinde kalmaya devam etmişti. Metal müzikten hiç hoşlanmayan sevgilisi Iron Maiden dinlettiğinde "Hmmm... valla Metallica'dan filan güzelmiş bu ya" dediğinde dünyalar onun olmuştu sanki.
İlk parasını kazanmaya başladığı zaman ilk aldığı şeylerden biri de yeni Iron Maiden CD'siydi. Çıktığından ettiğinden haberi olmamıştı. Müzikmarkette rafta görünce şaşırdı Brave New World'ü. Eve gelip içini açtığından şaşkınlık coşku ve heyecana dönüştü çünkü Bruce geri gelmişti gruba. Hem de eski gitarist Adrian Smith ile birlikte.
Iron Maiden dinlediği 2-3 yıldır hep Iron Maiden'a geçmişten gelen bir grup olarak bakmıştı, ne kadar yeni işlerini beğense de. Bir anda bunun değiştiğini, yeni bir devrin başladığını hissetti. Dört gitarlı bir grubun neler yapabileceği, nasıl muhteşem olacağı şarkıların bunları düşünmeye başladı ve ilk o zamanlar onları sahnede görmek için yanıp tutuşmaya başladı. Onun hissiyatını aynı kelimelerle başkaları da dile getiriyordu: Bruce'u görmeden ölmeyelim!
İşveç'de, İtalya'da, Yunanistan'da Iron Maiden konserleri kovaladı bir süre. Ya parası olmuyordu, ya zamanı ya da cesareti çok fazla. Iron Maiden'ın tüm işlerini topladı bu arada file sharing çağının altın günlerinde. Üç albüm daha yaptı Iron Maiden, çıktığı gün aldı hepsini. Her seferinde "Güzel be abi" diye içinde bir şeyler kıpır kıpır etti, ağzında hoş bir tat kaldı. Artık nerdeyse tüm şarkıları ezberlemiş, tüm albümler defalarca dinlemiş, grup elemanlarının hepsinin hayat hikayelerini ezberlemişti.
Bir kere çok yaklaştı canlı izlemeye. Kanada'da yaşadığı altı ayın sonuna doğru Iron Maiden'ın yaşadığı şehre geldiğini öğrendi. Ama uçak bileti konserden on gün önceydi. Açıklanan avrupa ayağı da çok kısaydı turun. Bir gün bir umut diyordu.
Ve bir gün yıllardır beklediği haber geldi. Bir sene önce Big Four'u aynı sahneye çıkartacak kadar abartan ama kaçırdığı Sonisphere'in bu seneki headliner'ı Iron Maiden olacaktı. Yani Bruce'u görmeden ölmeyecekti.
Hayatta planlar vardır, hayaller vardır, istekler vardır. Bir de bir gün geleceğini bildiğiniz ama yine de sizi şaşırtan havalara uçurtan günler vardır. Bu da onlardan biriydi. İlk gün biletini aldı. Bir Iron Maiden t-shirt'ü siparişi verdi. Ne güzel arkadaşları vardı ki onlar da doğumgününde bir tane hediye ettiler. Ve ona beklemek kaldı...
... Bir de Bruce bağırdığı zaman cevap vermek:
- Scream for me İstanbul!
- Iroooooooon Maideeeeeeeeen!
19 Haziran 2011
Iron Maiden
Sonisphere İstanbul
Setlist:
1. Satellite 15 ... The Final Frontier (The Final Frontier)
2. El Dorado (The Final Frontier)
3. 2 Minutes to Midnight (Powerslave)
4. The Talisman (The Final Frontier)
5. Coming Home (The Final Frontier)
6. Dance of Death (Dance of Death)
7. The Trooper (Piece of Mind)
8. The Wicker Man (Brave New World)
9. Blood Brothers (Brave New World)
10. When the Wild Wind Blows (The Final Frontier)
11. The Evil That Man Do (Seventh Son of a Seventh Son)
12. Fear of the Dark (Fear of the Dark)
13. Iron Maiden (Iron Maiden)
Encore:
1. The Number of the Beast (The Number of the Beast)
2. Hallowed Be Thy Name (The Number of the Beast)
3. Running Free (Iron Maiden)
2 Haziran 2011
Kuzey Aşk - Güney Aşk
Ne uzaktır
hayatın içinde her gün adını duyduğun bir diyar
ve bu diyardaki insanların kalpleri.
Sen uzaklığın her şeyi daha gerçek yaptığı
ve her an her şeyin olduğu bir çağsın.
Sen, sen olamamışsın,
bu çağ da olamamışsın.
Sevmişsin mesela.
Duvarlar titremiş kimi zaman yokluğunda.
Bazen eve gelip ağlamışsın, onu bir an gördün diye.
Yine de ne uzak aslında kuzeydeki gözyaşları,
güneydeki vakur duruşa kıyasla.
Kolaylarla geçmiş hayatın ya,
elini kaldırdığında bir kırmızılığın içine dalmış.
Şimdi ne bu böyle diye haykırmışsın bir gece önce.
Ama suskunluğun ebedi sanki,
alışık olmadığın bir mutlulukla birlikte çok.
Aşk her zaman böler bir şeyleri.
Seni, onu, zamanları, gündüz olman gereken yerleri,
bir daha görmeyi beklediğin insanları, umutlarını,
bedeninin tanımayı beklediklerini.
Aşk böldüğü sürece sen de terkedersin yarısını hayatın
öbür yarısında bulmak için bütünün diğer yarını.
Sonunda ne olacak bizim hikayemizde biliyor musun.
İnce bir gece gelecek ve kaçacak yerimiz olmayacak.
Şiire bu kadar hevesli olmayacağım ben, sen de gülmeye.
Bir anda herşeyden daha doğal gelecek sarılmak.
Bölünenlerden çok bir olanlara bakacağız işte.
Hikayeler yaşanara çoğalacak.
Aşk bölük ama o zamana kadar.
Kuzey ve güney gibi;
sebepsiz ve zamanın başından beri gelmiş geçmiş gibi.
Aptal bir gülümseme, yaşamadığımız bir mutluluk yüzlerde.
Sen benim ne düşündüğümü merak edersin,
ben senin gülerken ne dediğini.
Kuzey aşk'dan güney aşka bir ulak giderken...
hayatın içinde her gün adını duyduğun bir diyar
ve bu diyardaki insanların kalpleri.
Sen uzaklığın her şeyi daha gerçek yaptığı
ve her an her şeyin olduğu bir çağsın.
Sen, sen olamamışsın,
bu çağ da olamamışsın.
Sevmişsin mesela.
Duvarlar titremiş kimi zaman yokluğunda.
Bazen eve gelip ağlamışsın, onu bir an gördün diye.
Yine de ne uzak aslında kuzeydeki gözyaşları,
güneydeki vakur duruşa kıyasla.
Kolaylarla geçmiş hayatın ya,
elini kaldırdığında bir kırmızılığın içine dalmış.
Şimdi ne bu böyle diye haykırmışsın bir gece önce.
Ama suskunluğun ebedi sanki,
alışık olmadığın bir mutlulukla birlikte çok.
Aşk her zaman böler bir şeyleri.
Seni, onu, zamanları, gündüz olman gereken yerleri,
bir daha görmeyi beklediğin insanları, umutlarını,
bedeninin tanımayı beklediklerini.
Aşk böldüğü sürece sen de terkedersin yarısını hayatın
öbür yarısında bulmak için bütünün diğer yarını.
Sonunda ne olacak bizim hikayemizde biliyor musun.
İnce bir gece gelecek ve kaçacak yerimiz olmayacak.
Şiire bu kadar hevesli olmayacağım ben, sen de gülmeye.
Bir anda herşeyden daha doğal gelecek sarılmak.
Bölünenlerden çok bir olanlara bakacağız işte.
Hikayeler yaşanara çoğalacak.
Aşk bölük ama o zamana kadar.
Kuzey ve güney gibi;
sebepsiz ve zamanın başından beri gelmiş geçmiş gibi.
Aptal bir gülümseme, yaşamadığımız bir mutluluk yüzlerde.
Sen benim ne düşündüğümü merak edersin,
ben senin gülerken ne dediğini.
Kuzey aşk'dan güney aşka bir ulak giderken...
28 Mayıs 2011
sen, ben ve aradaki tüm mesafe
ne çok da bırakasım var kendimi akşamın saatlerine
eksiklerle dolu bir sahne yaratma adına sanki
belirli yerlere bilinen şeyler konulan
ve en son kenar süsüyle bitirilen bir yazı
ne zaman geleceği bilinen bir bulut gibi
yani hayatın tüm düzleşmiş ve kaybolmuş anları
arka arkaya belirip kayboluyorlar bazen
yeni bir hayat yoktur kimse için
bir gece çıkıp gitmeyi bilmediği sürece
ama her zaman eşyalarımızı bırakmayız
içimizi geride bırakmanın ıslaklığını
hiç bir otel havlusu kurulayamaz oysa
hayat küçülerek ilerler, biz oyuncaklaşırız
bazen de her şeyi yıkan geçen bir fırtına çıkar
acıtan şiddetiyle gözlerini kapattıran rüzgar
her şeyi yeniden şekillendirir
saat bir farklı ilerler gündüzleri de,geceleri de
insan olmayı hatırlarım kendime nasihatler ederim
birden bire ağzım susmamaya başlar
sen ve ben arasında gider görünmez kelimeler
tekrarlar da biter hayatta yeterince aynı yerden geçince
şaşırmayacağımı sandığım her zaman son kahkahalar ortalığı çınlatır
eline binlerce kelime verir aşk, ama bilmezsin nasıl söyleceğini
hangi birini, hangi sırayla, hangi sen için
beyazlıklarla devam ederim sahneyi boyamaya ben de
cesaretimi toplarım bazen, sürerim bir kırmızıyı
boydan boya olduğu her yere sana dair olmayanların
sonra sarılar bile çok parlak gelir gündüz güneşi altında
sürekli değişen bir resmin parçası oluruz
sen, ben ve aradaki tüm mesafe
28 Mayıs 2011
eksiklerle dolu bir sahne yaratma adına sanki
belirli yerlere bilinen şeyler konulan
ve en son kenar süsüyle bitirilen bir yazı
ne zaman geleceği bilinen bir bulut gibi
yani hayatın tüm düzleşmiş ve kaybolmuş anları
arka arkaya belirip kayboluyorlar bazen
yeni bir hayat yoktur kimse için
bir gece çıkıp gitmeyi bilmediği sürece
ama her zaman eşyalarımızı bırakmayız
içimizi geride bırakmanın ıslaklığını
hiç bir otel havlusu kurulayamaz oysa
hayat küçülerek ilerler, biz oyuncaklaşırız
bazen de her şeyi yıkan geçen bir fırtına çıkar
acıtan şiddetiyle gözlerini kapattıran rüzgar
her şeyi yeniden şekillendirir
saat bir farklı ilerler gündüzleri de,geceleri de
insan olmayı hatırlarım kendime nasihatler ederim
birden bire ağzım susmamaya başlar
sen ve ben arasında gider görünmez kelimeler
tekrarlar da biter hayatta yeterince aynı yerden geçince
şaşırmayacağımı sandığım her zaman son kahkahalar ortalığı çınlatır
eline binlerce kelime verir aşk, ama bilmezsin nasıl söyleceğini
hangi birini, hangi sırayla, hangi sen için
beyazlıklarla devam ederim sahneyi boyamaya ben de
cesaretimi toplarım bazen, sürerim bir kırmızıyı
boydan boya olduğu her yere sana dair olmayanların
sonra sarılar bile çok parlak gelir gündüz güneşi altında
sürekli değişen bir resmin parçası oluruz
sen, ben ve aradaki tüm mesafe
28 Mayıs 2011
29 Nisan 2011
kaldırımda bir sabah
yaz sıcaklığı sonrasıydı
denizin uğramadığı yerlerde
hükümrandı soğuk
ve değişmişti her anla her şey
bir kaldırımdan sokak bambaşka görünüyordu
sanki yolun başıydı
yokuş aşağı bisikletle inilen
o çıkmaz sokak
insanın kendini bırakası geliyordu bazen
uçurtmaları seyretmeye ve inanmaya
akşamdı normalde
ama anason kokusu yine sabah etmişti
mucizeleri olur kıldığı gibi bazen
telefonlarsa yine meşguldu
durdum kaldırım kenarında o akşam
durdum öyle bir
yaza ve kışa uzun uzun bakarak
korkunçtu beklemek
ve saatinize uzun uzun bakmak
dakikalar başka bir evrende geçerken
gece ürpertti defalarca
( bir aralık gecesi gibiydi yine, karanfilden bir gece.
ne kadar karanfil akmıştı o gece hatırlayamadı.
ne kadar zayiat vardı, ne kadar ölü, ne kadar
yaralı. çünkü susulmuştu o gece. bir tek tanık
vardı, o da bir çöl kasabasında inzivaya
çekilmişti tek başına, sorsanız sadece o gün
okşandığını hatırlardı. karanfilden bir kış
gecesiydi. yine zaman başka yerde akarken yine
böyle bir sokakta sönük bir lambanın altında
beklemek. )
sevişme öncesi beklemek gibi
sarılma ile ilk öpücük arasındaki
tanımlanamayan anlar gibi
sabah oldu tekrar bir önceki günden kalan
pencereler ve kapılar gözlerini bu yana çevirdiler
gerisin geriye ağlamaya başladı sokak
bir oğlan ve bir kız sokağın başından girdiler
nasıl aşık olursunuz isimli rüyayı görürken
ve ne yöne gideceklerini bilemezken
istemsizce oğlanın sırtına dokundu kız
belli ki seviyordu
seviştikten sonra öylece yatıp okşamayı
okşanmayı
ama bu sokakta konuşulmazdı bunlar
sokağın sonunun kör karanlığa battığı gibi
kaldırımda durup da sokağa bakmak bir sabah
dalgın gözlerle
yürüyüp gitme arifesinde
üşüme ve ürpertiler anlık, her anlık
beklemeyi ısıtan bir bilgi :
sen sokağın sonundaydın
unuttuğun herşey sokağın sonundaydı
zaman sokağın sonunda akıyordu
sokağın sonundan sokağın sonuna bakılıyordu
26 Kasım 2002
denizin uğramadığı yerlerde
hükümrandı soğuk
ve değişmişti her anla her şey
bir kaldırımdan sokak bambaşka görünüyordu
sanki yolun başıydı
yokuş aşağı bisikletle inilen
o çıkmaz sokak
insanın kendini bırakası geliyordu bazen
uçurtmaları seyretmeye ve inanmaya
akşamdı normalde
ama anason kokusu yine sabah etmişti
mucizeleri olur kıldığı gibi bazen
telefonlarsa yine meşguldu
durdum kaldırım kenarında o akşam
durdum öyle bir
yaza ve kışa uzun uzun bakarak
korkunçtu beklemek
ve saatinize uzun uzun bakmak
dakikalar başka bir evrende geçerken
gece ürpertti defalarca
( bir aralık gecesi gibiydi yine, karanfilden bir gece.
ne kadar karanfil akmıştı o gece hatırlayamadı.
ne kadar zayiat vardı, ne kadar ölü, ne kadar
yaralı. çünkü susulmuştu o gece. bir tek tanık
vardı, o da bir çöl kasabasında inzivaya
çekilmişti tek başına, sorsanız sadece o gün
okşandığını hatırlardı. karanfilden bir kış
gecesiydi. yine zaman başka yerde akarken yine
böyle bir sokakta sönük bir lambanın altında
beklemek. )
sevişme öncesi beklemek gibi
sarılma ile ilk öpücük arasındaki
tanımlanamayan anlar gibi
sabah oldu tekrar bir önceki günden kalan
pencereler ve kapılar gözlerini bu yana çevirdiler
gerisin geriye ağlamaya başladı sokak
bir oğlan ve bir kız sokağın başından girdiler
nasıl aşık olursunuz isimli rüyayı görürken
ve ne yöne gideceklerini bilemezken
istemsizce oğlanın sırtına dokundu kız
belli ki seviyordu
seviştikten sonra öylece yatıp okşamayı
okşanmayı
ama bu sokakta konuşulmazdı bunlar
sokağın sonunun kör karanlığa battığı gibi
kaldırımda durup da sokağa bakmak bir sabah
dalgın gözlerle
yürüyüp gitme arifesinde
üşüme ve ürpertiler anlık, her anlık
beklemeyi ısıtan bir bilgi :
sen sokağın sonundaydın
unuttuğun herşey sokağın sonundaydı
zaman sokağın sonunda akıyordu
sokağın sonundan sokağın sonuna bakılıyordu
26 Kasım 2002
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




