1 Kasım 2012

Shuffle IX


IX.

Olan olmuştu artık, bunu düşündü. Ne istiyordu acaba. Kızdı bir an. Kime ya da neye kızdığını bilmiyordu. İnsanın hayatının bu kadar değişken olması onun kaderi miydi. Biraz önce kendini böyle tanımlamışken ayıptı kızması belki. Yine de bazen daha iyisini istiyordu işte. Zor kısım üzülmek, hayal kırıklıkları ya da kaybetmek değildi belki. Zor kısım her seferinde baştan başlamaktı.

Baştan başlamak da kolay olmuyordu. Ayakta durmak başka bir şey, ilerlemek başka bir şeydi belki de. Baştan başlamak ise ikisinden de farklıydı. Bir insan hiç olmamış gibi nasıl davranılırdı ki? Ya da başka bir insanı isteyince daha öncekileri unutmuş mu olurdun.

B. ile kurdukları şeyin yaşama şansı olmamasının en önemli sebebi belki geçmişe de geleceğe de ait olamamasıydı. Bilmiyordu o nasıl görmüştü. "Herhalde bu kadar karmaşık düşünceleri hiç olmamıştı onun" diye geçirdi içinden. Onun içinse önce geçmiş daha önemliydi. Bir çok şeyi kabullenip de B. ye döndüğünde de geleceğe bakacak halleri kalmamıştı galiba.

Gidip kapısına "I want you" desene diyordu sanki Dylan. Hayat herhalde hiç böyle ilerlemiyordu ama. Ne istiyordu ki gerçekten? Buna cevap verememesi tuhaftı. Belki onu o yüzden kaybetmişti. Belki her zaman bu yüzden kaybetmişti. Ona göre değildi istemek. İsterdi. Ama istediği için mücadele etmek hayatın basit gerçeği olarak öğretilmemişti ona.

Yavaş yavaş yaklaşıyordu X-ray cihazına. Tüm seyahat boyunca işlerin en yavaş ilerlediği bölümdü bu herhalde. Sıkılmıştı biraz. Kafasındaki herşeye rağmen. Belki kafasındakilerden sıkılmıştı esasında.

E T. neci acaba dedi içinden. O da benzer bir hikayeydi herhalde. İstemek istememek.

İstemeyi sevmemesinin sebebi sahip olmak konusunda biraz rahatsız olmasıydı herhalde. İnsanların sahip olmak için istediklerini görmüştü hep. İhtiyaçları olmayan eşyaların taksitlerini ödeyebilmek için çalışıp duran insanlar da bu kefedeydi, çok güzel ve arzulanan bir kadın olduğu için birini isteyen erkekler de. Önem vermediğini söylemişti bu tarz şeylere pek de. Ama hayat dönüyor muydu bu şekilde. Hayatın bir parçası olmamak için bir bahane miydi bu ya da.

Böyle de değil dedi içinden. B. için yaptıkları geldi aklına. Evinin önüne gidip onu aradığı geceyi düşündü. "Burada ne yaptığımı bilmiyorum" demişti. "Tam da olman gereken yerdesin" demişti o da. O gün anlamalıydı belki B.'nin onun hep ötesinde kalmak istediği o sınırın içinde olduğunu. Onun için esas olanın arzulanmak ve bundan aldığı güç olduğunu. Herkes için böyleydi. T. için de. Onun için de belki. Belki tüm herşeye bakışı çok bencilceydi. Ters taraftan onun davranışlarının da farkı yoktu. Bilemeyeceği bir şeydi bu.

Bütün bunlar iyi mi kötü mü anlayamıyordu. Ellerini kollarını bağlıyorlardı adeta. Ama yapabileceği her şeyi yaptığını bildiği için elleri kolları bağlanıyordu. Çok istemişti B.'yi. Yine de onun için yapabileceklerinin bir sınırı vardı. İstemesi yeterli değildi başından beri.

Belki bu yüzden artık iyice çekiniyordu istemeye de. T.'nin önüne ne var ne yok koymuştu ve susmuştu. İsteyecek cesareti yoktu. Olan cesaretini bu şekilde kullansa da bu bile pek iyi gitmemişti herhalde. Kızacak bir şey yoktu hiç, yine de aylardır başka bir dünyada yaşar olmuşlardı. Çok önemsemiyordu galiba. Durmadı bunun üstünde pek.

X-Ray sırası geldi. Çantasını ve saatini çıkardı, plastik leğenlerin içine koydu. X-ray'de önünde bir sürü çanta vardı. Sivil giyinimli bir adam şöyle bir baktı eşyalarına. "Diz üstü bilgisayarınız var mı?" diye sordu. "Aaa evet" dedi ve çantasına atıldı telaşla. Kafasında dönen şeylerden aklından çıkmıştı tamaman bilgisayar. Çantayı açtı ve çıkardı. Ayrı bir plastik leğene koydu. Adam gülümsedi "Size bakınca kesin bilgisayarınız olduğunu düşündüm" dedi. Adam acaba havayı yumuşatmak için mi bunu söyledi, yoksa nerdlüğünü yüzüne mi vuruyor bilemedi. Mahcupça gülümsedi.

X-rayden önce kendi geçti. Daha sonra da eşyaları. Bir an önce bu kalabalıktan çıkmak için sabırsızlanıyordu. Eşyalarını aldı. Bilgisayarını çantaya yerleştirdi tekrar. Gate'lerin bulunduğu alana doğru yürüdü. Geniş bir salon vardı. Her gate için ayrı alan ayrılmamıştı. Zaten bir güvenlik kontrolü daha olmadığından normal karşıladı bunu. Direk uçağa alınacaklardı.

Bir yere oturdu. Bilgisayarını açtı. Yeterince şarjı vardı, biraz aylaklık yapabilirdi bilgisayar başında. Bu şarkıları kaydetse miydim diye düşündü. Sonra gerek olmadığına karar verdi. Ipod last.fm'e senkronize olduktan sonra oradan alabilecekti.

Bob Dylan'ın ruhuna sahip olmak isterim diye geçirdi içinden şarkı nakarata girince. Belki de insan hayatında bir kişi sevmeli ve ona onu ne kadar istediğini tepeden tırnağa hissedeceği şekilde söyleyebilmeliydi. Ondan sonrasının pek bir önemi yoktu. Mühim olan ne söyleyeceği değildi hiç bir zaman, mühim olan dinlemendi.

Belki de bunun için güçlü değildi. Uzun zaman sonra bu günü güçlü olduğu bir gün olarak hatırlayacaktı. Hayat giderek daha iyi davranmıyordu hiç kimseye.

Şarkı biterken B.'ye bunları söyleseydim ne olurdu diye düşündü. Başka olasılıklar ne o zaman ne de şimdi önemli değildi B. konusunda. Ne istediği önemliydi o zaman. Şimdi o da önemsizdi.

2 Eylül 2012

Yaz Geçer


Tam yirmi yıl oldu yaz geçeli, bir kadırga denize açılalı, yaşlı bir kadın terastaki havluyu toplarken yalnız bir operanın son mısralarını mırıldanalı.

Terastaki Havlu

Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.
Sabahları ya da akşamüzerleri karşılaşıyorduk, ortak düş, ortak mutfak,
çekingen bir selamlaşma. Aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız, bu
ürpertiyordu beni; acemi, tutuk birkaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek
aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni. Işığın
azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu
birbirine.
Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik
ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda.
Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu.
Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi,
günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. İkimiz de yalnızdık
ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak
sahil kasabasında.
Oysa güneşin batışını izlemek gibi
kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler
Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz
dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki
çekim.
tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara
O akşam terastaydık gene. Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı,
uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları. Nedense her zamankinden başka
bakıyordun bana. Sonra usulca dedin ki:
"İlk kez bir erkeğin tenine dokunmak isteği duyuyorum içimde."

Benim için yaz başlamıştı.
"Dokun öyleyse" dedim.
Sustun. Uzun uzun baktık birbirimize. Kendine nasıl karşı koyduğun
okunuyordu yüzünün derinliklerinde. Sonra hiçbir şey söylemeden usulca
kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. Saatlerce orada, gecede ve o
terasta kaldım.
Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin
baktım. Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda
Bir daha hiç rastlamadım sana, hiçbir yerde hiçbir yazda
Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş
On üç yıl önce içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyormuş
sende?
Birden adını hatırlamadığımı fark ettim bu şiiri yazarken, ama
terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde

On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde
neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendime. Sonra anladım: Bir aşk birçok
aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

Yaz Geçer

Eylül 1992
Metis Yayınları

28 Nisan 2012

House M.D.


Çok sevdik onu. Hastalıklar, tedaviler, ameliyatlar, ilaçlar (vicodin dışında), teşhisler, tıbbi terimler ya da doktor hemşire kıyafetleri hiç dikkatimizi bile çekmedi. Doktorlu dizi asla seyretmem diyen ben iki yıldır yaladım bu dediğimi. Defalarca ağladık. Hasta bir insanın dramına ya da ölüme değil. Hayata. 

House hayatın zor söylenen yanlarını dile getirdi sekiz yıldır. Güçlü, egosu korkunç boyutlarda bir dahiydi o. Ama küçük bir çocuk gibiydi yalnız kalma fikri karşısında. Normal bir insandan tek farkı savunma mekanizmalarına değil, mantığına başvurmasıydı hep. Bunu da duygularını öldürmek için değil, hissettikleri ile hayatı birleştirebilmek için yaptı. 


İlişkileri hep tuhaftı onun. Hep kötü adamdı. Ama tanıdığımı çok kişiden iyiydi. Anlayamadık. Anlayamamamızın bizim ahlaki değerlerimizdeki eksiklerden kaynaklandığını iddia edeceğini biliyorduk. 

İnsanlar zayıftı. O da bunu sonuna kadar kullandı. Herkesten ilerde olduğu tek nokta IQ değildi. Herkesten ileride olduğu tek nokta zayıflıklarını kabul etmesiydi. 

En iyi House episode'ları listeleri şu an Internet'de her yerde uçuşuyor. İşte benim için en güzel House anları:

1. 1 x 21 - Three Stories - House bacağının hikayesini anlatır
2. 2 x 20/21 - Euphoria Pt. 1 & 2 - Bulaşıcı bir hastalık Foreman'ı etkileyince House'un takımındaki doktorlar arasındaki ilişkiler sorgulanır.
3. 3 x 12 - One Day, One Room - House bir tecavüz maduruyla hasta doktor ilişkisi dışına çıkarak insanca bir bağ kurar.
4. 4 x 01 - Alone - House yeni bir takım oluşturmak için 40 doktoru bir amfiye toplar.
5. 4 x 15/16 - House's Head/Wilson's Heart - House'un hatırlayamadığı bir gecenin hikayesi Wilson'ın kalbine kadar uzanır.
6. 5 x 23/24 - Under My Skin/Both Sides Now - House Vicodin yüzünden Amber'ın halisünasyonlarını görmektedir. Cuddy'nin yardımı House'u iyileştirdi sanırız ama iyice dibe vurur.
7. 6 x 08 - Teamwork - Chase'ın yaptığı ile yaşayamayacağını düşünen Cameron onu terk eder.
8. 6 x 10 - Wilson - Wilsom ameliyatında yanında olmasını isteyince House bunu reddeder. "Eğer ölürsen, yanlız kalırım" diye cevaplar. Wilson hiç bir şey söyleyemez. Narkoz verildiğinde son gördüğü House'un gözlem kısmından ona bakışları olur.
9. 6 x 19 - Open and Shut - House sütü buzdolabının içine değil de kapısına koyar.
10. 7 x 18 - The Dig - And the bitch is back!

7 Nisan 2012

Shuffle VIII



VIII.

Görevli şirin şirin gülümsedi. Pasaportunu aldı ve bilgisayardan adını aradı. "Ankara'ya devam edeceksiniz." dedi. "Evet, bavulumu Ankara'da alacağım değil mi?" dedi. İki uçuş kartını saatleri işaretleyerek verdi, bavulunun iç hatlara transfer edileceğini söyledi. Teşekkür etti ve bankodan ayrıldı. Hemen geçeyim gümrükten de öyle beklerim dedi. Güvenlik kontrolünün yapıldığı dar koridora doğru yöneldi. Uçuş kartı kontrolü kısmı karmakarışıktı. 6 kişilik ailesinin pasaportlarını ve uçuş kartlarını kontrol için görevliye veren kadın hangi çocuğun nerede olduğunu anlayıp görevliye de göstermeye çalışıyordu. Kenarda ayakta duran başka bir görevli bu gidişle kadının tüm çocuklarını bulmasının sonsuza kadar süreceğini anlayıp kadının yanından geçip yaklaştı. Uçuş kartına bakıp kadının yanından geçmesini sağladı. Kıvrılan bir koridor X-ray makinaları ve çanta kontrolüne açılyordu. Yavaş ilerleyen uzun bir sıra vardı.

Kulaklıklarını tekrar taktı. Bundan sonra ne gelecek acaba dedi. Gelen şarkı da öncekileri aratmadı. Güldü bu sefer. Bu kadarı da artık random'ın suyunun çıkartılmasıydı herhalde. B. ile birbirlerine sarılmış ağlarken bu şarkıyı dinledikleri geceye gitti.

Ne çok ağlamışlardı. Saçma olduğundan mıydı acaba tüm hikayelerinin. O gece B.'nin gözlerinde hırs vardı. Birini çok sevme ve çok kızma arasındaki o saçma ruh hali yani. Onun içinde ise mutluluk ve üzüntü arası bir şey vardı.

Mutluydu tekrar onun yanında olduğu için. Ama bir şeylerin doğru gitmeyeceği ilk günden belliydi herhalde. Onun korkusu vardı içinde. Korkuyordu biraz B.'den. Ona inanmayacağından ve huzur bulamayacaklarından. Bundan fazlasıyla korkuyordu.

Bencilceydi belki bu. Kendini B.'nin yerine koysa inanmaması şaşırtıcı değildi. Onu suçlayamazdı bu konuda. Zaten onu suçlayamayacağı için ona haftalarca dil döküp durmuştu. B.'nin çoktan başka bir dünyaya geçtiğini biliyordu. Ama zaten o da artık başka bir dünyadaydı.

İşin saçmalığı bu kadar kavga gürültü arasında olmasıydı her şeyin. Hayatımda artık çok bir şeyler görmeyeceğim, bir şeyler değişmeyecek herhalde dediği bir zamandan sonra olan bir sürü hayat değiştirici tecrübenin biriydi bu. Bir rüya gibiydi. Ama rüyadan uyanınca tüm hayatına farklı gözlerle bakmaya başlamıştı.

O değil de başka biri olsaydı aynı mı olurdu herşey diye çok sordu kendine o günden önce de, o günden sonra da. Pek fazla anlamıyordu etrafındaki insanlar, sadece belirli yönlerini görüp ona göre değerlendiriyorlardı. Anlatsa onunla geçirdiği aylar sonunda başka bir insan olduğunu, bunu da çok fazla anlamazlardı herhalde.

Acı acı gülümsedi yine. Bunların hepsini trajik buluyordu. Evrenin espri anlayışı sadece shuffle sırasında ortaya çıkmıyordu. Karşınıza sizi temelden değiştirecek bir insan çıkartıyor bazen ve her şeyin abstract bir düzeyde kalması için daha sonra o insanı çekip alıyordu hayatınızdan. Tesadüfler, ya da kader,  belki de kaos. Ama hayatta çok az şey istediği gibi oluyordu insanın.

Değişmişti çok onunla birlikte. O yokken de hissediliyordu bu değişiklik. Onunla ilgili alışkanlıkları, rutinleri değildi değişen. Hayatın bilmediği bir yanında gezmişti B. ile. Bu değiştirmişti hayatın rengini. O yüzden onu çok sevmişti. "Bize daha güzel hayat sunan insanlar kalbimizi istemesek de kazanırlar" diye geçirdi içinden. Kimi için bu para ya da seks kadar basit şeylerken onun için farklı bir sevme türü, hayata farklı bir bakış olmuştu.

Aslında B. için de aynıydı durum. O da hayatında görmediği bir alana geçtiği için sevmişti bu kadar. Ama o bu alanda olmak istemiyordu. B.'nin hayatı böyle gri alanlardan oluşamazdı. O biri onu sevsin ve hayat öyle akıp gitsin isterdi hep. O yüzden bu şarkıyı dinlerken hırs içindeydi. Gözleri "Niye o insan olmadın ki?" diyordu.

Sonrası da onun olmadığı bir insan olmaya çalışması ve B.'nin de ona sürekli bu şekilde yüklenmesi haliyle geçen aylardı. Onu suçlayamıyordu. Her zaman insan beklentilerine göre hareket ediyordu. Durup beklentilerini değiştirmek de herkeze göre değildi. Bir yerden sonra da "Gitme" diye yalvarmaya başlamıştı zaten. Ondan sonrası dibe kadar hızlı bir dalıştı.

Şimdiki ruh hali değildi bu. Hallerine çok uyan bir şarkıydı bu, ama değişen halleriydi. Artık bu dünyada yaşamıyordu. "Gitme" diyemiyordu artık. Umarsızlaşmıştı. Hala çok şey vardı içinde ona karşı ama birer gölgeydi herşey. Gerçek şarkılar geride kalmıştı.

22 Şubat 2012

Ben Şimdi Biraz

Ben şimdi biraz da
Senin için görüyorum;
Gökyüzünün parlak,
Bakış seken mavisini.
Ben şimdi biraz da
Senin için duyuyorum;
Gecenin o sarsak,
Yokuş çıkan ezgisini.
Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak



70'ler Türk şiirinin en güzel adamlarından biri yazmıştır bu şiiri, Metin Altıok. Adını mutlaka duymuşsunuzdur şiire biraz ilginiz varsa, ilginiz yoksa da duymuş olabilirsiniz. 


Şiiri Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Canserver'in başını çektiği İkinci yeni denilen 60-70'li yılların derin, yoğun, güçlü imgelerle süslenmiş ama gerçeklikle bağını koparmamış şiir anlayışı ile aynı çağa aittir. İkinci yeniden de etkilenip özellikle biçim olarak bir imgeyi, bir duyguyu kısa ve yoğun şekilde veren bir stil benimsemiştir. Ama onun imgeleri daha yalındır ve insanın duygusal dünyasıyla ilgilidir. 


Çok şey vardır Metin Altıok'un şiiriyle ilgili konuşulacak, tadına varılacak. Ama Metin Altıok'dan bahsetmeye başlayınca acı bir hikaye yarattığı tüm güzelliklerin önüne geçer.




1992 yılının Temmuz ayında alevler yükselir Sivas'da bir otelden. Mesele Hintli bir yazarın yazdığı ve İslamiyete hakaretler içerdiği için fırtınalar koparan ama gerçekten içinde ne yazdığını pek kimsenin bilmediği bir kitabın Türkiye'de yayınlanacağı haberiydi. Binlerce kişi kitabı çevireceğini ve yayınlayacağını söyleyen yazarın kaldığı otelin önünde toplandı. Saatlerce süren bir eylem yapıldı ve sonunda eylem lince dönüştü. Otel ateşe verildi. Asker, itfaiye yani devlet çok geç olduktan sonra yetişebildi.


O gece Sivas'da otelde kalan 36 kişi yanarak ya da dumandan boğularak öldü. Ölenlerin ikisi olayla ilgileri bile olmayan otel görevlileriydi, göstericilerden ya da linç girişiminde bulunanlardan ikisi de belli ki öngöremedikleri bir son yaşadılar ve yangında öldüler. Geri kalan 32 kişi nefret edilen o kitabı yayınlayacağını söyleyen yazarla birlikte Sivas'a gelen ve aynı otelde kalan insanlardı. Aralarında şairler vardı, bağlama ustaları vardı, gazeteciler vardı, karikatüristler vardı, eşlerinin dostlarının yanında Sivas'a gelenler vardı. Ölenler arasında 12 yaşında bir çocuk bile vardı.


O geceki katliamdan 52 kişi kurtuldu. Neredeyse hepsi yangından, dumandan, alevlerden etkilenmişti. Bir kısmı otelin arka penceresinden çıkarak BBP il başkanlığına sığınmışlardı. BBP'liler belki istemeyerek de olsa bu insanların hayatlarını kurtarmış ve yakılmamalarını ya da tekrar linç edilmemelerini sağlamıştı.


Kurtulanlardan bir kısmı ağır yaralıydı. Biri de Metin Altıok'tu bu ağır yaralıların. Bir hafta Ankara'da bir hastanede komada kaldıktan sonra öldü. En yakın arkadaşlarından birini ve bir çok dostunu o gece kaybeden yazar Rıfat Ilgaz aynı hafta rahatsızlandı. 82 yaşındaydı. Metin Altıok'dan iki gün önce o da hayata gözlerini yumdu.


Altıok'un kızı o yakıldığında 25 yaşındaydı. Yaklaşık aynı yaşta kaybettim ben de babamı. Ama onun yaşadıkları babasını kaybetmekten öte bir şeydi, anlayamam o yüzden nasıl bir şey yaşadığını. Tüm ülke bu görüntüleri seyredince inanamamıştı uzun süre, ateş her yere düşmüştü. Yine de yıllar sonra "Sizin hiç babanızı yaktılar mı?" diye sorduğu zaman Metin Altıok'un kızı suçlu suçsuz, üzülen üzülmeyen kimse cevap veremedi. 


Cevap veremeyeceğimiz başka bir şey de bu olayın ardından atılan adımlar. Devlet bu olayların önüne geçemedi. İnsanlar öldü. Olaylardan sonra devletin olayların önüne niye geçmediği ya da geçemediği çok konuşuldu. Kimse bir bahane bile öne süremedi. Tek söylenen göstericilerin çok kalabalık, polis ve askerin çok az olduğuydu. Hiç bir kamu görevlisi hakkında görevini yapamadığına ya da yapmadığına dair işlem yapılmadı. 90'lı yıllar zaten devletin halkıyla barışık olduğu yıllar olarak bilinmiyordu.


Tüm olaylar münferit bir toplumsal olay olarak nitelendi. Herhangi bir organizasyonun, herhangi bir grubun olayların çıkmasında sorumluluğu olmadığı, olayların içerisinde yer almadığı yargısına varıldı. 


190 kişi tutuklandı. 124 kişi hakkında dava açıldı. Yöneltilen suçlama "faili belli olmadan adam öldürmekti". 


Davanın ilk mahkemesi 1 sene sonra yapıldı. Mahkeme 1 sene kadar sürdü. Sanıklara en uzunu 15 yıl olmak üzere hapis cezaları verildi. Yargıtay bu kararı bozdu. Sanıklara "anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs" suçlaması yöneltilmesi gerektiğine karar verildi. Tekrar yapılan yargılama sonrasında 33 kişi idama mahkum edildi. Bu karar daha sonra idam cezasının kalkmasıyla müebbet hapis cezasına dönüşecekti. Geçen yirmi yıl içerisinde verilen karar iki kere daha Yargıtay'da temyiz edildi. Cezaların çoğu onandı, bir kısmı şekilsel ve mahkemenin eksikleri yüzünden bozuldu. Firari sanıkların ve azmettirici olarak görülen sanıkların dosyaları değişik aşamalarda ana dava dosyasından ayrıldı. 2004 yılında Türk Ceza Kanunun değişmesiyle birlikte sanıkların bazılarının hüküm giydiği suçlamalar TCK'dan çıktı ve sanıklar otomatikman tahliye edildi. 


Yıl 2012... Sivas Katliamı davası sona ermiş olsa da firari sanıkların yargılandığı ek dava hala devam ediyor. Aynı zamanda azmettirici olmakla suçlanan bir sanık olaydan sonra hiç yakalanamadı. Geçen sene Sivas'ta öldüğü ve gizlice gömüldüğü anlaşıldı. Ama devlet bunun doğru olup olmadığını bile hala belirleyemedi. Geri kalan sanıklar içinse zaman aşımı süresine ulaşıldı. Savcı resmen zaman aşımı talebinde bulundu, ama mahkeme sadece ölen azmettirici sanığın durumu belli olmadığından bu isteği reddetti ve davayı erteledi. 


13 Mart 2012 tarihinde davanın duruşması yapılacak. Büyük ihtimalle ölen sanığın durumu belli olacak ve zaman aşımı talebi kabul edilecek. Dava sona erecek. 


Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok babasını ondan ayıran bu davanın bitmemesi için elinden geleni yapıyor bu günlerde. Elinden davanın zaman aşımına uğramaması gelmeyecek bir mucize olmazsa. Ama yaptıkları Sivas Katliamını ve bu katliamla ilgili davayı, daha da önemlisi bu olayların ne anlama geldiğini anlamamız için bir fırsat.


Bu davanın zaman aşımı ile sona ermesi ne anlama gelecek? 


Olayda sorumluluğu olduğu düşünülen yedi kişi kaçarak herhangi bir ceza almaktan kurtulacaklar. Herhangi bir kamu görevlisinin, politikacının, askerin bu olaylarda sorumluluğu, ihmali ya da etkisi olduğu iddialarının hiç biri resmiyet kazanmamış olacak. 20. yüzyılın sonunda 35 kişinin linç edilmesi olayı basit bir toplumsal olay olarak tarih kitaplarına girmiş olacak.


Ama bunların hepsinden daha önemli bir sonucu var bu davanın sona ermesinin.


Politik görüşünüz ne olursa olsun, dini inançlarınız ne olursa olsun, kim olursanız olun farketmez. 35 kişinin canının alınması barbarlıktır. Sebepler, inançlar, kızgınlıklar bu oyunda sadece bahanelerdir. Türkiye Cumhuriyeti daha yüz yaşına bile girmemiştir. Bu güzel ülkenin bireylerinin, insanlarının, kültürünün, Metin Altıok gibi değerlerinin yok olmasını, katledilmesini engelleyecek tek bir güç vardır. Bu güç devlettir. Devletin görevi insanların söylediği, düşündüğü ya da inandığı her hangi bir şey yüzünden katledilmesini engellemektir. Bu görevini yerine getirememesi durumunda da bu konuda sorumluluğu, ihmali olanları cezalandırmak; bu tip olayların arkasındaki gerçek sorumluları bulmak devletin görevidir. 


Yirmi sene önce devlet bu görevlerinin hiç birini yerine getirmedi. Başbakan çıkıp da "Bu kadar insan bir futbol maçında da ölebilirdi" dedi. Çok şey değişti o zamanlardan. Ama bu davanın hala sonuçlanamaması ve zaman aşımına girmesi devletin bu görevlerini yerine getirmekte aslında çok fazla yol almadığını, bu görevlerin yerine getirilmesinde en önemli güçlerden biri olan adalet sisteminin işlemez halde olduğunu gözler önüne seriyor.


Bu olay bugün olsaydı belki biraz daha farklı yaklaşılacaktı, ama bu fark gerçek bir fark yaratacak kadar büyük olmayacaktı. Yirmi yıl önce bu 35 insan Türkiye'de yükselmekte olan muhafazakar dünya görüşünün bir gövde gösterisi olarak katledildi, insanların canları politik görüşlerin inançların gerisine itildi. Bugün de hukuk, adalet hala insanların canlarını şekilsel meselelerin, politikanın ve inançların gerisine koymaya devam ediyor. 


Ben Metin Altıok'u düşündüğüm zaman şiirlerinden birini düşünmek istiyorum. Nasıl hayatını kaybettiğini ve devletin bundaki sorumluluğunu sorgulamak istemiyorum. Daha da önemlisi bu kaybedilen candan ders çıkartılmasını ve devletin devletliğini bilmesini istiyorum, benim devletim olmasını istiyorum. Başka Metin Altıok'ların, başka Asım Bezirci'lerin, başka Hasret Gültekin'lerin katledilmeyeceğinden, devletin böyle bir şeye seyirci kalmayacağından emin olmak istiyorum.


Bu yüzden 


Sivas Katliamı Davasında Zaman Aşımına Hayır!


#zamanaşımınahayır



2 Ocak 2012

Shuffle VII


VII.

Sıra çok yavaş ilerliyordu. Bekleyen çok kişi yok gibi görünüyordu ama herkesin yüzlerce bavulu onlarca çocuğu var gibiydi. Hemen belli oluyordu ki orta doğu ve uzak doğu'ya gitmek için İstanbul aktarması yapacak olan yolcular ağırlıklıydı.

Annesi ve babasıyla sırada duran Fransız kızın ayak bileğindeki dövmeyi incelemeye başladı. Sinüs dalgasının neresindeyim acaba diye düşünüyordu bir yandan da. Alışmak ile başlayan, odağını değiştirmeyle devam eden, tepeye çıkan ve tepeden hayal kırıklığıyla birlikte en alta inen bir dalga üzerinde gidip geldiği zamanlardan biriydi bu da.

"Acaba herkes mi böyle yaşıyor" diye düşünürdü bazen. İnsanlar dalganın üstünde kalmaya ya da dalganın altında kalmaya daha çok meyilliydiler. İnsanlar genelde hayatlarında sahip oldukları şeyler için mücadele etmeyi beceriyorlardı. Doğru zaman diye bir şey vardı, insanın dalganın üst tarafına çıkması için gerekli şartların oluştuğu o an.

Onun içinse o doğru zaman olmamıştı hiç. Hayatta hiç bir şeye erişilmesi gereken hedef diye bakmamıştı. Bu yüzden sürüklenip durmuştu belki. Belki daha çok şey görme şansı olmuştu. Koşanlar hep daha fazla eğlenir gibi görünürdü insanlara. Duranların da her zaman tutunacak bir yerleri vardı ama. Bu genelde göz ardı edilirdi.

Etrafındakiler bile açıkça görüyordu bunu. Arkadaşlarının çoğu için hayat kurgusu biriyle tanış, aşık ol, evlen; bir iş bul, kendini ilerlet, terfi et ya da bir işe gir, işi öğren, o işi kendin yapmaya çalış şeklindeydi. Bir süreklilik içinde bir şeyleri büyütüp geliştirebiliyordu insanlar. Onun içinse bu doğru olamıyordu.

B. bir kere yeğeninin ablasına "teyzem niye böyle sürekli sevgili değiştiriyor" diye sorduğunu anlatmıştı. "Doğru insanı bulmaya çalışıyor" demişti ablası da. Bir çocuğa verilen basitleştirilmiş bir cevaptı bu ama B. için kısmen doğruydu. Onun içinse bu cevap pek de geçerli değildi. Onunki doğru insan diye bir şey olduğuna inanmamaktı.

Ne zaman böyle hissetmeye başladığını da biliyordu az çok. Annesi ve babası bunun temellerini atmışlardı zaten. Doğru insanı bulmanın olumlu bir örneğini hiç görmemişti etrafta. Hayatında ilk defa birini doğru insan yerine yerleştirdikten sonra da kalbi kırılınca inancı da yok olmuştu. Tüm bağlanmakta zorluk yaşayan insanların ortak hikayesi değil miydi bu zaten.

En iyi bildiği şey alışmak olmuştu böyle hissetmeye başladıktan sonra. Tekrar aynı sahne geldi aklına, B.'ye "Alışırım, uyum sağlarım" demesi. Hamlet'in ölüm konusundaki tek belirsizliğin sonrasında ne olacağını bilemememiz olduğu tespiti burada da işe yarıyordu. Daha iyisini bilemediğin anda bildiklerin arasında takılıp kalıyordun zaten ve bildiğin hiç bir şey kendinden vermeye değer olmuyordu.

Bu karşısına çıkan insanların suçu değildi, kimseye yüklemeye çalışmamıştı bunun sorumluluğunu hayatı boyunca. Her zaman ne hissettiğini görüp ona göre adım atmıştı, her ayrılıkta ve her birliktelikte. Yine de istediği gibi bir resim çıkmamıştı sonunda ortaya. Dalgalanıp durmuştu.

B. farklı bir şey getirmişti bu döngüye. Kalbinin ilk kırılmasından sonra hiç bir zaman hayatının taşları yerinden oynamamıştı dalganın aşağı inişinde. Her zaman üzüntüsünü ve burukluğunu bir süre yaşayıp hayatına devam etmişti gerçekten. Çoğunlukla belki sadece dalganın aşağıya inişini kontrol etmek için, belki de bir sonraki çıkıştan alacağı hazzı düşünerek kırıp dökmekten çekinmemişti.

Hiç bir zaman ama bir şeyleri aşırı korumaya çalışmamıştı. Çünkü doğru insan denen o kalıcı varlığın zaten hayatında sürekli korumaya muhtaç olmadan kalabileceğini düşünüyordu. İşlerin iyi gitmemesi zamanla değişecek bir şey değildi. Çünkü insanlar farklılıklarından dolayı anlaşamıyorlardı. Ve insanlar değişmiyordu. İnsanların, daha doğrusu karşıdaki insanın değişeceği varsayımıyla başlayan ilişkiler sonunda hüsranla bitiyordu.

Normalde alışıyordu insan buna. Bir çokları için biri hayatındaki sabit bir nokta oluyor ve sonrasında da hızla değişiyordu. Bu dalgalanmaya alıştığın zaman da bu dalgalanma hayatındaki sabit oluyordu. Hangisi daha normal, hangisi daha problemli tartışılırdı.

B. gittikten sonra da bu alışma süreci yaşanmıştı. Onu tutmaya çalıştığı zaman çok daha üzülmüştü. Ama düşüşünü yavaşlattıktan sonra her şey dalga inişi şekline oturmuştu yine.

Artık önünde sadece iki kişi ve bir aile kalmıştı. Birazdan bavulunu verecek ve Türkiye'ye dönüş uçağına binecekti.

B. başka bir yerde başka bir hayat yaşıyordu. O da başka türlüsünü de hayal etmiyordu, edemiyordu. Ama uzaklardaki bu ülkede mp3 çalarında arka arkaya gelen dört beş şarkı bile aklının ona kaymasına ve daha önce de defalarca aklından geçen düşüncelerin yine aklından geçmesine yetiyordu.

Bir şeyler farklıydı. Ama neyin farklı olduğunu, bu farklılığın iyi mi kötü mü olduğunu zaman gösterecekti.

Pasaportunu çantasından çıkartıp hazırladı. Mp3 çaları durdurup cebine koydu. Sıra ondaydı artık.


21 Aralık 2011

Shuffle VI


VI.

Türk Hava Yollarının bankosunun hemen yanındaki ufak dükkanın kapısına doğru yanaştığında Belle ve Sebastian (iki kişiler miydi acaba?) "Get me away from here I'm dying" dedi içten bir şekilde. Güldü içinden. "Bu şarkıyı her anını hissederek dinlediğim zamanları saysam ooooo" dedi içinden. Dükkanın içerisine baktı ve aradığı şeyi ilk bakışta gördü.

D. ile arada yaptıkları telefon konuşmaları geldi aklına. Birini iyi tanımak, birine güvenmek, birine önem vermek gibi bir çok şey vardı bağlarını güçlü kılan onunla. Uzaktaydılar ama. Böylesi daha iyiydi biliyordu, yine de uzaktaydılar. Telefonda konuştukları zaman zaman tek bir şeyin önemi olurdu: İyi olup olmadığı. Onun. Ve D.'nin.

Nasılsın sorusuna verilen resmi cevaptı bu. "İyiyim". "Kötüyüm" diyebilmek cesaret isterdi hep. Önce kötü olduğunu kabul etmek, sonra da niçin kötü olduğunu açıklamak. "Kötü" olan kimsenin buna enerjisi çoğunlukla olmazdı bile. Etrafta bu kadar hayatından memnun olmayan ve mutsuz insan varken hala bir tabuydu sanki insanın hayatında yolunda gitmeyen şeylerle yüzleşmesi ve bunları ifade etmesi.

Her şeyi değiştiriyordu insanın iyi olup olmadığı. Para, aşk ya da seks mutluluk getirir mi diye kafa yoruyordu insanlar ama aslında insanın iyi, mutlu olması tüm bunlarla orthogonaldi. Aradaki ilişki iyi ve mutlu olmanın hayattan ne beklediğinizle ilgili olması üzerinden işliyordu sadece. Dünyevi şeyler insanın hayatta beklentilerinin karşılanıp karşılanmadığını çeşitli şekillerde belirliyordu ve bu da iyi olup olmadığını belirliyordu. Para mutluluk getirmezdi ama para ile mutlu olacağın şeyler yapabilirdin. Sorunlar değişmiyordu, zorluk değişmiyordu, hayat zordu gerçekten. Ve insanın en yakınındakilerle ilişkisini bile bu kavramlar şekillendiriyordu bazen.

Tabi herşey bu kadar düz mantık değildi. Ortalama bir insana göre biraz karmaşık olduğunu kabullenmişti yıllar önce. Ortalama insan da çok basit ve tutarlı bir varlık sayılmazdı zaten. Asıl sorun insanın hayattan ne istediğinin multi-objective olmasıydı. Bu noktada da tutarsızlıklar su üstüne çıkıyordu.

Nugat kutularını inceledi ve ne kadar alsam diye düşündü. Aklına bir sürü insan geliyordu. Amcası, ofis, bölüm, T. "Napacan T.'ye alıp, o sana ne getirdi ki gittiği beş milyon yerden" diye geçirdi bi aklından. Ofis insanlarının yüzünü güldürmek içindi bu alışveriş zaten aslında. Üç kutu almaya karar verdi. "Bir şekilde pay edilir herkese" dedi. Daha fazlasına parası da yeri de yoktu zaten.

Kulaklıklarını bir an çıkardı, nugatları bir spor toto bayii gibi görünen dükkanın tezgahındaki sakız şekerleme abur cubur denizinin üstüne bıraktı. Kredi kartıyla ödedi. Adam bir şey söylemedi. Adama dik dik baktı, tamam mı diye işi. Sonra "nezaket yapmaya gerek yok madem adam suratını asıyor" dedi, dükkandan çıktı.

Check-in kuyruğu uzamış, nerdeyse dükkana yaklaşmıştı. Dükkanın kapısının biraz ilerisinde bavulunu açtı. Nugatları bavula koydu. Sırtında taşımaya niyeti yoktu üç kutuyu. Bavulu zorlanmadan kapattı. "Bu işi de hallettik iyi" dedi içinden. Kuyruğa doğru ilerledi ve sonunda durdu. Tekrar kulaklıklarını taktı.

Ne çok olmuştu bu şarkıdaki gibi hissettiği. Melankoli içine kaydı birazcık. Bu üzücü bir his değil, unutulan bir şeyin hatırlanması gibiydi.

Bir sene öncesini düşündü. Hayatındaki problemlerin, saçmalıkların, üzüntülerin ortasında bir ada gibiydi bir önceki senenin ağustosu. Ama genel tablo karanlıktı öncesine ve sonrasına bakınca. İnsanın hayatına giren her şey farklı hisler ve ruh halleri getiriyordu yanında. Herkesin hayatında böyle zamanlar olduğunu biliyordu. Daha kötülerini de görmüştü.

Klinik psikolojiye inansa depresyonun derecesi üzerinden açıklamaya çalışacaktı bir sene önceki ruh halini. Ama inanmıyordu insanın klasik bir formül ile hayata bağlanabileceğine ya da hayattan uzaklaşabileceğine. Hayatın problemlerini her şeye rağmen çözmek ona hile yapmak gibi geliyordu. İnsanın fonksyonalitesini devam ettirmesi için ne gerekiyorsa yapmaktı depresyon ile her şeyi açıklamaya çalışmak.

Biliyordu çünkü çok daha kötülerini atlatmıştı. Tedavi olmayı seçmemişti hiç bir zaman ama. Gerçekten iyileşmeye çalışmak ile tedavi arasında her zaman bir fark olduğunu düşünmüştü. Ve hayat her zaman yardımcı olmuştu iyileşmek isteyenlere.

Değer miydi diye geçirdi aklından. Değmezdi herhalde. Ama hayatta neyin değerinin ne kadar olacağını da insanlar belirliyordu. Evren de belki serbest piyasa çalışıyordu gerçekten. O yüzden değip değmeyeceğinin onun gözünde pek önemi yoktu. Sevdiği ve istediği şeylerin peşinden gitmişti. Elinden geldiğince doğrusunu yapmaya çalışmıştı. Sonucun iyi olacağının garantisini de kimse vermemişti.

Son ayları düşündü. İlerleyebilmişti. Hayat sürekli ilerliyordu. Bu belki bir yere tutunmamanın bahanesiydi. Ama olan bitenleri yaşanılır kılıyordu. Ve etrafındaki insanlar sayesinde ilerlerken yalnız olmamıştı. Kaçmanın çoğunlukla bir faydası yoktu. Çünkü kaçınca hem problemden hem de hayatındaki güzel şeylerden kaçıyordu insan.

Kuyruk yavaş ilerliyordu. Önünde ailesi biraz ilerde bekleyen kumral kısa boylu bir kız vardı. Uzun süre birbirlerini görmeyecekler gibi üzgünlerdi. Arkasında da iki uzun boylu adam sayamayacağı kadar çok bavulla bekliyorlardı. Hepsi onların mı diye düşündü.

Ankara'ya bir an önce dönmek istiyordu. Yine kaçması gerekirdi belki. Ama onu gülümseten insanlar bulmuştu ve hayatta kalabilmeyi, her şeyi geride bırakabilmeyi başarmıştı. Nugatları birlikte yemek için sabırsızlanıyordu.


19 Aralık 2011

Simon & Kirby

1936 yılında genç bir yahudi New York'a giderek çizim ve karikatür işleri yapmaya başladı. Paramount için ufak çizimler yapıyordu. Daha önce karikatürler çizmişti. Çizgi roman işi yeni yeni başlıyordu. 1940 yılında ilk çizgi romanını, yedi sayfalık bir westerni çizmesi için bir sipariş aldı, artık çizgi roman işine girmişti.

Bundan bir hafta sonra Timely Comics isminde bir şirketin sahibinden bir süper kahraman çizgi romanı için sipariş aldı. Fiery Mask oldu bu kahramanın adı. Bu şirket için bir iki ufak iş daha yaptı.

Burada Jack isminde kendisi gibi genç bir çizerle tanıştı. Jack onun takım elbisesinden etkilenmişti. Takım elbise giyen bir çizer daha önce hiç görmediğini söyledi. Kısa süre sonra birlikte çalışmaya başladılar. Aynı stüdyoyu iş için kullanıyorlardı. Timely Comics'de tam zamanlı çalışmaya başlarlar.

Kısa süre sonra yeni kahramanlar yaratmaya girişirler. İlk kahramanları çizgi romanın altın çağının en çok akılda kalan kahramanlarından biri olur. Savaş atmosferinde ülkenin ihtiyacı olan süper asker mitosu bu kahramanda vücut bulur. Çok sevilir. Timely Comics'in üç büyük karakterinden biri olur. Yaklaşık 20 yıl sonra Silver Age döneminde de tekrar geri döner ve günümüze kadar yaşamaya devam eder.

İki çizer kafadar daha sonra birlikte çalışmaya devam ettiler. Aynı sokakta karşılıklı birer ev aldılar, aile dostu oldular. Ellilerde çizgi romanın gözden düşmeye başladığı döneme kadar bu ortak çalışma sürdü. Daha sonra Jack çizgi roman sektöründe çalışmaya devam etti. Ama Joe reklamcılık ve ticari çizimlere kaydı.

Zaman zaman geri döndü çizgi roman dünyasına. Jack ile ortak bir iki ufak iş bile yaptılar. Ama çoğunlukla bu dünyanın dışında kaldı. Son yıllarında kovansyonlara katılıyordu, resimler yapıyordu. Hala aktifti.

14 Aralık 2011'de aramızdan ayrıldı. Arkasında onu hatırlayan bir çok çizgi roman sever bıraktı. İlk çalıştığı şirket artık dünyanın en büyük çizgi roman yayınlayıcısı oldu, bunun ötesinde filmlerden video oyunlarına, oyuncaklardan masaüstü oyunlarına kadar milyar dolarlık bir franchise haline geldi. Joe ve Jack'in 60 yıl önce yarattıkları kahraman da bu şirketin iki binlerin sonu ve iki bin onların başına yayacağı seri filmlerinin bu yaz ki ayağıydı.

Onu Simon & Kirby'nin Simon'ı olarak hatırlayacağız ama hep hatırlayacağız.


Joe Simon

1913 - 2011

8 Kasım 2011

22 Yüksek Kontrastlı Renk

Mühendis, üstüne de bilgisayarcıysanız estetikle çok aranız olmayacaktır doğal olarak. Basit bir renk seçimi için bile RGB uzayını düşünüp bu uzayı nasıl rastgele parçalara ayırabileceğinizi ve renkler elde edebileceğinizi düşünürsünüz.

Neyse ki Kenneth Kelly bizim için güzel renkler seçmiş ve sıralamış. Her hangi bir ihtiyaç için birbirinden farklı karşıt renklere ihtiyacınız varsa aşağıdaki tablodan seçebilirsiniz renklerini. Tablodaki renklerin sırası da  (satır satır ve soldan sağa doğru sıralanmış düşünün) seçimi en başarılı yapmanızı sağlayacak şekilde optimize edilmiş. Mesela 5 renge ihtiyacınız varsa "beyaz","siyah","sarı","mor" ve "turuncu" sırasıyla seçmeniz gerekiyor.

Tabi tek eksik boyut, arka alanla her zaman uyumlu olmayabilir bu renkler. Beyaz arka alan olarak kullanılırsa renkleri biraz açmak daha iyi sonuç veriyor. Ama karşıtlıklar çok başarılı dizilmiş, ne karışıyor renkler birbirine, ne de arada çırtlak renkler çıkıyor.

2 Kasım 2011

Shuffle V


V.

Bellerinde makinalı tüfek asılı havaalanı güvenliğinin yanından geçti. Havaalanının ana girişine gelmişti. Türkiye'den alışık olduğu girişten başlayan kontroller zinciri yoktu ortada. Terminalin sonuna kadar gidip dönmeye karar verdi.

Bu da tesadüf müydü acaba, yoksa evren bir şey mi söylemeye çalışıyordu ona. "Aşk tesadüfleri sever de mallığı ve bipolarlığı sevmez" dedi içinden. Filmden çıktıktan sonra da ilk tweet'iydi bu. Okur diye düşünmüş müydü B. acaba? Emin olamadı.

Bu filmin ilişkilerinin sonunda bu kadar belirleyici olmasının sebebi herhalde yaptığı aşk tanımıydı. Aşk bir tesadüftü. Ama ortada bir ton "tesadüfler sonucu aşık olan çift" filmi varken bir tane bile "tesadüfler sonucu ilişkilerini yürüten çift" filmi yoktu. Kaos her şeyi alaşağı etmekte becerikliydi.

B. ile her şeyin ne zaman yıkılmaya başladığını bilemiyordu. Tek bildiği bir gün adının ilk defa bir konuşmada geçtiği, zaman geçip başka bir gün birbirlerinin kollarındayken yine zaman geçmiş ve bir gün yabancı gibi olmuşlardı. İki insanın birbirini sevmesi için sebep çoğu zaman olmuyordu, tesadüfler ise gerekliydi. İki insanın bir birini kaybetmesinin sebebi ise her zaman çoktu, tesadüfler de bunu engelleyemiyordu.

Terminalin sonuna yaklaşmıştı. Yanından geçen esmer, tüm havayolları personelinin hostesinden kaptan pilotuna kadar giydiği o yapay ve gösterişli kıyafetlerden birini giymiş güzel bir kadın yanından geçerken ona bir şeyler söyledi. Kulaklığı çıkarttı duyabilmek için ve "Pardon" dedi. Kadın söylediği şeyi tekrarladı ama bu sefer de duymasına rağmen anlamadı. Boş gözlerle baktı. "Cezayir?" diye tekrarladı kadın. "Cezayir'e mi uçacaksınız?"."Nereden çıkardın ki?" bakışını atıp "Yo, hayır" dedi. Kadın bir şey söylemeden aksi yönde devam etti. Terminalin sonuna doğru biraz daha yürüyünce kadının sorusunun sebebini anladı. Terminalin sonunda ufak bir açık alan vardı ve orada sadece "Air Algeria" bankosu bulunmaktaydı.

Bir iki adım daha attı, adımlarını yavaşlattı, geri döndü. Terminalin girdiği başına doğru yürümeye başladı. Belki de kadının sorduğu sorudan dolayı etraftaki insanları biraz daha iyi inceliyordu bu turda.

Tesadüfleri düşündü B. ile hikayelerindeki. İlk anda aklına hiç gelmedi. Bir an durdu. Şaşırdı böyle hissetmesine. Onunla bir çok şeye tesadüfler yön vermişti. Ama aklına gelmemişlerdi ilk anda. Çünkü tesadüflere inanmıyordu. Özellikle yıkıcı olanlara. Anlaşılamayan yalan, yakalanamayan ihanet olduğuna da inanmadığı gibi. Olaylar sadece insanların bulundukları durumun etkilerini belirginleştirirdi. Tesadüflerden dolayı bir şey kurulmazdı da yıkılmazdı da.

Çöken bir aşkın ardından küçük güzel tesadüflere bakmıyor insan diye düşündü. Yıkıcı tesadüfler ise önünde büyüyordu neredeyse. Edilen her kavganın öncesindeki ufak mesele insanın aklına takılıyordu. Ya da o gün öyle değil böyle yapsam ne olurdu diye düşünüyordu. Ama çok uzun zaman önce öğrenmişti ki olaylar ilişkileri bitirmezdi, biten ilişkilerin kanaması üzücü şeyler olurdu.

Açık olmazdı ona B. biten bir ilişkinin içerisinde. Bunu çok önceden biliyordu. Farklı oldukları yerlerden biriydi bu. O her yerden aynı berraklıkla görünmeyi isterdi hep. B. ise nasıl göründüğüne bakmazdı, o an kafasında ne olduğu önemliydi onun için. Başkalarının fikirleri yargıları değildi burada belirleyici olan. Hayat ile olan ilişkileriydi. B. hayattan almaya çalışırdı hayatın ona verdiklerini. O ise hayatta söyleyecek bir sözü, gösterecek bir tavrı olması için uğraşıp dururdu. Onun hayatla ilişkisi daha simetrikti.

Bu yüzden son ana kadar çarpmamayı umacaktı B. ile. Duvara çarpıp hava yastıkları açıldıktan sonra da arabadan çıkıp uzaklaşmak kalacaktı ona. Arabadan inip uzaklaşan adamın düşüneceği şeyler de çarpmadan önce her şeyin ne kadar düzgün gittiğiydi tabi ki. Bu yüzden tesadüfler bu kadar altı çizili olmuştu onun için.

O filme giderken de B. ile olan tesadüflerinin hepsini tekrar yaşayacağını biliyordu. Ya kaybedilmişlikler öne çıkacaktı bu tesadüflerde, ya da artık varolmadıkları. Ya isyan edecekti duruma, ya kabullenecekti. O da ikincisini yapmıştı, seçerek ya da içgüdüsel olarak.

Aklı Murathan'a gitti. Gençken Ankara'da gittiği pastahaneleri, otel terasında yan odadaki komşuyu ve birbirine geç ya da erken kalmış sevgilileri yazmıştı yıllarca. Artık onunla bir bağ kurduğuna bile inanıyordu bir dönem. Anlıyordu Murathan'ın yazdıklarını, anlatmaya çalıştığı gibi. Bu anlayış "Aaaa evet" şeklinde kendi özüyle Murathan'ın özünün buluşması şeklinde bir anlayış değildi, aydınlanma içeren bir anlayıştı.

Ve Murathan'ın da tesadüfler konusunda aynı şeyi düşündüğünü geçirdi aklından. Yazdığı her kelime okuduğu onca şeyden etkilenmişti hep, ama çoğunlukla Murathan gibi yazmaya çalışmıştı. Çünkü Murathan durup da gördüğü şeyleri anlatmazdı. Yolculukları anlatırdı, gündüzün geceye dönmesini anlatırdı, başlangıçları ve bitişleri anlatırdı. Tesadüfler de tek başlarına bakıp da güzelliklerinin tadı çıkartılacak şeyler değildi. Simgelerdi. Hayatları tahmin edilemez şekilde değiştirirlerdi, ya da değiştirmezlerdi. Değiştirmemeleri  sinemanın ve hayallerin uzmanlık alanıydı. Değiştirmeleri gerçek hayatın.

Terminalin orta kısmına yaklaşmıştı tekrar. Çoğunluğun Asya-Afrika coğrafyasına ait bir görünümü vardı terminalde. Belki terminale özel bir durumdu, belki bayram öncesi olmasına, belki Fransa'ya. Güvenlik görevlilerinin tekrar yanından geçti. Türk Hava Yolları bankosu uzaktan göründü. Banko hala aynı durumdaydı. Ama bir iki görevli bankonun yanına gelmişlerdi, herhalde birazdan check-in başlayacaktı.

Filmi düşünmeye devam etti. Tesadüf aşkın hep iyi yönleriyle anılıyordu. O iyi yönlere sahip olmadığını derinlemesine hissetmişti filmi seyredince. Biliyordu, anlıyordu bunu.

Bir aşkın güzel tesadüflerini düşünmüştü o gece. Özlediğini farketmişti birini tanımayı, hep özlerdi insan zaten, o daha fazla özlerdi belki. Bazen hayatında kimseyi istemediğini, sadece birine ilk defa dokunmayı, ilk defa biriyle gülmeyi arzuladığını düşünürdü. T.'de de bunları mı aramıştı sadece acaba. Niye filmi seyrederken onu o kadar düşündüğünü anlayamıyordu.

Bazen kabul etmek zor geliyordu zayıf olduğunu ve basit şeylerin peşinden gittiğini. Bu yüzden karmaşıklaştırıyordu belki. Birini sevip de kırılmaktan korktuğu için mi sevmemiş gibi yapıyordu, ya da gerçekten sevmediğinden miydi bu. Kendi bile bilemiyordu bunun cevabını.

Ama sevmek "seçilmiş kişi" olmak gibi bir şeydi. Kimse sana "seçilmiş kişi" olduğunu söyleyemezdi, sadece bilirdi. Sebeplerle uğraşmak boşunaydı.

Böyle düşününce tesadüflerin bir anlamı oluyordu belki. O atıp atmamaya emin olduğun adımı senin için atıyorlardı. B.'nin bilmediği o yolda onu takip ettiği o güne gitti aklı. Ana yola çıkacaklardı birlikte ama sonra evine sapınca B. de aynı yöne dönmüştü. Durup arabadan inip yanına gitmişti, "Hayırdır, bana mı geliyorsun" demişti. Arabadan inmeyip gülümsemişti içtikleri şarabın da etkisiyle. Onu ilk defa öpmek istemişti orada. Öpmesi tesadüf olmazdı herhalde, ama öpmemesi tesadüf sayılabilirdi, üç gün sonra başka biriyle nasıl olacaktı B. aksi halde.

Tesadüfler farklı kılmıştı bunu ve diğer her olayı. Buradan hatırladığı da B.'nin ona şirin şirin gülümseyip de sonra sanki sanki iş ve eğlenceyi ayırır gibi hayatında başka birine bir yer açması değil o kavşakta öyle saçmasapan durmalarıydı.

Hayat küçük şeylerden oluşuyordu. Bir insanı tanımak da küçük şeyleri onunla yaşamaktı zaten. Bu yüzden tesadüfler iz bırakıyordu. Bu yüzden filmi seyredince o tesadüflerden, birlikte yaşanan küçük şeylerden çok uzak hissetmişti. Her yeri B. ile doluyken bile B. artık yoktu. Bu yüzden belki T.'yi düşünmüştü o kadar. "Hayaller ve filmler.." dedi alçak sesle kendi kendine.

Bir an üzüldü. Çünkü B.'nin bu konuda ne düşüneceğini bilmiyordu, bilemeyecekti de. Farklı oldukları şeyleri duyumsamak onu hep üzüyordu.

Check-in kuyruğuna girip girmemeyi düşündü. Yavaş yavaş kuyruğa girse iyi olacaktı. Ama önce yapması gereken bir şey vardı.