11 Ağustos 2015

Fantastic Four

1961 yılında çizgi roman sektörü durgunluktaydı. DC 1940'lı yıllardaki kahramanları geri getirmeye başlamış ve yapraklar kıpırdanmıştı. Fantastic Four Marvel'ın bu harekete karşı ilk hamlesiydi. Ardından Spider-Man, X-Men ve Avengers gelecekti. Çizgi romanın Silver Age denilen dönemin o ikonik Marvel kolleksyonu böyle şekillenmeye başladı.



Dün 20th Century Fox'un son Fantastic Four filmini seyrettik. Ne yalan söyleyim üzüldüm. 2012'de Avengers gösterime girdiğinde ve gelmiş geçmiş en çok seyredilen 3. film olduğunda ne hissettiysem tam tersini hissettim. Avengers çizgi roman alt kültürünün 2000 ve 2010'lu yılların kültür dokusuna vurduğu damganın en son noktasıydı. Fantastic Four ise belki de bu gidişin sert bir U dönüşüyle düştüğü nokta olacak. 

Film ile ilgili eleştiriler ikiye ayrılıyor. Bir grup "Felaket" diyor, diğer grup da "Ya o kadar da felaket değil" diyor. İkisi de haklı aslında. Film o kadar da felaket değil. Miles Teller biraz kıpırdatıyor filmi kurtarmak için. Diğer oyuncu kadrosu da iyi bir kimya yakalamışlar, Özellikle Kate Mara bayağı özgün bir Sue Storm koyuyor ortaya.

Ama olmuyor. Neden olmadığının sebebi de tek değil.

Birinci ve ana sebep doygunluk. 2008 yılında  Iron Man filmi yapılırken duyduğumuz heyecanı artık duyduğumuzu söyleyemeyeceğim. Her yıl 5-6 tane çizgi roman filmi seyrediyoruz artık. Neredeyse 2025'e kadar DC ve Marvel'dan 10 küsür film planlanmış durumda. Yani özetle doyduk.

Marvel bunun bilincinde ve buna göre doğru hareketler yapıyor. Avengers: Age of Ultron'u yaparken Avengers'daki başarıyı tekrar etmelerinin mümkün olmayacağını, seyircinin doyduğunu biliyorlardı. Şablonu kopyalayan bir devam filmi yapmaktansa farklı yönlere giden, karakterlere odaklanan, geçmişle bağlarını koruyan ve geleceğe de kapılar açan bir film yaptılar. Öncesini ve sonrasını bilmediğiniz bir çizgi romanı açıp okuduğunuz zaman nasıl bir his alırsanız Age of Ultron da o hissi veriyordu. Sadık izleyiciler için daha çok şey vardı içerde, casual izleyiciler içinse düzgün bir film.

Fantastic Four ise seyircinin FF'in ortaya çıkış hikayesine aynı heves ve iştah ile yaplaşacağı varsayımından işe başlıyor. Ve başladığı anda çakılıyor.

İkinci sebep de ortaya çıkış hikayeleri ile ilgili. Çizgi roman filmleri Marvel Cinematic Universe'e kadar asla bir başarı zinciri haline gelmedi. Çizgi roman'dan oyarlanan film diyince hep o kahramanın en bilinen hikayesi, yani ortaya çıkış hikayesi geldi akıllara. 1970'lerin Superman'i bunu biraz yıktı sadece. Ve Marvel. Iron Man'i artık tanıyoruz. O mağarada olanlar geçmişte kaldı. Seyircinin Marvel Cinematic Universe'e pozitif tepkisinin arkasındaki bir sebep de en sonunda ortaya çıkış hikayelerini aşıp da özgün hikayeler anlatmaya geçilmesinin verdiği tatmindi. 

Sony The Amazing Spider-Man ile bir ortaya çıkış hikayesi anlattı en son bize. Bu riskli bir hamleydi. Fakat Sony bu hamleyi çok iyi yönetti. Sam Raimi'nin Spider Man'inin bir kopyasını yapmadı. Sam Raimi'nin Spider Man'inin iyi çalıştığı yerleri bile alıp da aynen kullanmaya çalışmadı. Özgün kalabildi. Daha da önemlisi Marvel Cinematic Universe'den örnek alıp Spider-Man'in daha büyük bir resmin parçası olduğu havasını yaratabildi.

Fantastic Four ise klasik bir ortaya çıkış hikayesi olmanın bir adım ötesine gitmiyor. Ve sıkıldık artık bundan. 2005 yılındaki Fantastic Four büyük beklentilerle yapılmış bir filmdi ve hayal kırıklığı yaratmıştı. 2015 versyonu 2005 versyonundan hangi alanda daha iyi derseniz ancak özel efekt ve görsellikten az miktarda puan verebilirsiniz. 

Üçüncü sebep Fantastic Four'un doğası ile ilgili. Hulk da Fantastic Four da ekrana taşıması kolay olmayan çizgi romanlar. Marvel Hulk ile ancak üçüncü denemede bir noktaya gelebildi. Fantastic Four da zor bir yaratıcılık problemi. 

Fantastic Four'un popülerliğinin en önemli sebebi aksiyon boyutu ya da insani boyut değildir. Fantastic Four her zaman en ağır bilim kurgu sularında yüzen Marvel çizgi romanı olmuştur. Silver Surfer gibi kozmik bir karakter barındırması bile bunu söyler. Öyleyken Fantastic Four'dan insani bir bir hikaye çıkarmaya çalışmak vs. sizi zor noktalara götürebilir. Fantastic Four'u olduğu şey yapan tekno-sci fi şu görselliktir:


60'lar ve 70'lerin başında FF'i bir çizgi roman ikonu yapan bu Kirby stilidir. O yüzden stil sahibi olmayan ve bu temayı (ya da kendi yaratacağı başka özgün bir temayı) kullanmayan bir Fantastic Four uyarlamasının şansı her zaman çok azdır.

Son olarak da filmin tüm kültürel bağlantıları dışında kötü bir film olması gerçeği var. Filmi Kevin Costner çekseydi ve paralel evrene seyahat sahneleri yerine beyzbol maçları kurgulasaydık da filmde çok bir şey değişmezdi herhalde. Film kötü bir hikayeyi sıkıcı bir şekilde takip ediyor. Hikayenin herhangi bir noktasında ilginç bir şey olmasını bekliyorsunuz. Ama film bunun yerine ortaya çıkış hikayesi şablonuna daha sıkı sıkı sarılmayı tercih ediyor. 

Ve sonuç malesef fiyasko.

Fox Fantastic Four'dan çok umutluydu. 2017'de devam filmini programa bile almıştı. Fakat ilk hafta performansı en kötü Marvel filmi oldu Fantastic Four. Tüm performansta da aynı başarısızlığı tekrarlayacak gibi. Filmin kara geçmesi için DVD ve dijital satışların başlaması gerekebilir gibi görülüyor. Böyleyken Fox eminim planlarını bir daha gözden geçirecektir. Hatta tüm çizgi roman uyarlamaları bir durum değerlendirmesi yapacaktır.

25 Haziran 2015

Modern Sabahlar

Bitti sonunda. Bitmiş daha doğrusu. Yarın sanıyordum son bölümü. Bilen bilir beni erken kaldırmanın ne kadar zor olduğunu. 7'de kalkacaktım yarın canlı dinlemek için. Hoş ben kalksam da onlar gelmezdi 7'de de, neyse. Ama bugün son bölünmüş meğerse. Aslında böylesi daha yakışır bir son oldu. O kadar hastaları olmama rağmen 10 senedir kaç kere sabah erken saatte canlı dinlediğimi saysam elin parmaklarını geçmez. Son günlerini de canlı dinleyemedim.

İlk defa 15 sene önce duymuştum adlarını staj yaparken arkadaşlardan. O zaman çok ilgilenmemiştim. Sabah radyo dinlemek bana uzak bir aktiviteydi. IPod devri ve Podcast'lerin bir anda popüler olmasıyla herhalde 2004 de dinlemeye başladım podcast'lerini. 10 yılı aştı maceram. Üç farklı şehirde yaşadım bu sürede. Bir ara dünyanın öbür ucundaydım ve beni evime bağlayan en büyük şey onların sabah programıydı. 

Podcast'lerinde hep arkadan geldim. Öyle arka planda açılıp dinlenecek şeyler değildi çünkü. Dikkatli dinledim hepsini. Radyo Odtü web sitesini yenileyip podcastlerin RSS'ini kaldırınca kendi podcast engine'imi yazdım otomatik download etsin telefonum diye. Neyse sonra Modern Sabahlar Podcast Arşivi açıldı da rahatladık.

Şimdi iki avuntum var. Bir yerden illa ki karşımıza çıkarlar tekrar. Daha iyi ve daha güzel çıkarlar belki hatta. Bir de bir senelik dinlenmemiş podcast var elimde. Bir sene program hiç bitmemiş gibi davranacağım. Belki o zamana yeni bir yerde buluşuruz onlarla. Olmadı Ankara'da Gagamanjero'ya gideriz uzaktan keseriz, muhabbet açsak ayıp olur mu diye düşünürüz.








5 Mayıs 2015

5G Komedyası

Tükiye Mayıs ayında 4G ihalesini yapıp 4-5 senedir dünyada yaygın kullanılan mobil telekomünikasyon standardına 2015 sonunda geçiş yapacaktı. Ama 22 Nisan günü devletin başından başka bir demeç geldi:

Mesela şimdi 4G meselesi konuşuluyor. Ben de diyorum ki; dünya şu anda 5G’yi konuşuyor. Biz, 3G’deyiz, dolayısıyla 4G ile bizim zaman kaybetmemize gerek yok. Öyleyse biz şu anda 3G’de biraz daha sabır, şurada iki yıl içerisinde Türkiye’de 5G’ye geçmeliyiz. Biz buna adım atmalıyız. Aksi takdirde Türkiye adeta 4G ile bir çöplük haline döner. 3G’de iyi bir noktadayız, sabırlı olalım ve biz 5G’ye çalışalım, 3G’den 5G’ye atlayalım, yapmamız gereken bu. Bunu yapar mıyız? Kesinlikle yaparız. 

Kimse ağzını açıp bu konuda pek konuşmuyor bu konuda. Her şeye çok alıştığımızdan herhalde Ama cahillik gördüğü zaman dayanamayan bir mühendis olarak cahile anlatır gibi anlatacağım izninizle.


3G, 4G, 5G nedir? 

Bunların hepsi mobil iletişim yani cep telefonu standartlarıdır. Cep telefonu standardı olmakla kalmıyorlarlar tabi artık. Tablet, pos cihazı vs. gibi diğer mobil iletişim aygıtları da bu standartları kullanıyor.

Bu standartların farkı sayı arttıkça daha yeni ve daha yetenekli standartlar haline gelmeleri. 3G zaten 3. Nesil (3rd Generation), 4G 4. Nesil (4th Generation), 5G de 5. Nedil (5th Generation) demek.

3G aslında tek bir teknoloji değildir, birbirine benzer bir çok teknolojisinin hepsine verilen genel isimdir. 

Bir mobil ağ üstünde yapabildiğiniz temel şeyler telefon konuşması yapmak, SMS adı verilen kısa mesaj alışverişinde bulunmak ve Internet'e bağlanmaktır. Ağın 3G, 4G ya da 5G olması telefon konuşmasında ya da SMS'de çok bir şey değiştirmez. Belki konuşmadaki ses kalitesi yükselebilir, SMS'ler hızlı gidip gelebilir. Ama buralardaki fark dağlar kadar olmayacaktır. Esas fark Internet bağlantısında ortaya çıkacaktır. 

3G ağlarda Internet bağlantısı hızları 1-2 Mbps'den 84 Mbps'e kadar çıkabilir. Bu da 3G ailesindeki yeni teknolojiler ile mümkündür. Her 3G ağda bu hız görülemez. 

4G ağlarda Internet bağlantı hızları 100 Mbps'den 300 Mbps'ye kadar çıkabilmektedir. Hatta daha yeni ve deneysel teknolojiler ile 1 Gbps ve ötesi hızlar da görülebilmektedir. 

5G ağlarda Internet bağlantı hızlarının ne olduğu ile ilgili Dünyada 5G kısmını okuyabilirsiniz.

Türkiye şu anda hangisini kullanıyor? 

Türkiye'de şu anda 3G standardı mobil iletişim hizmetini tüm operatörler veriyor. 3G'ye biraz geç geçildi, hatta hukuki problemler geçişi fazladan biraz daha zorlaştırdı. Bunun tek olumlu yanı 3G'nin daha yeni teknolojileri girdi Türkiye'ye direkt olarak. Şu anda 20 Mbps civarında Internet hızlarına ulaşılmaktadır. Çift taşıyıcı vs. teknolojileri ile daha yüksek hızları sağlamak da teorik olarak mümkündür. 

Dünya şu anda hangisini kullanıyor?

Dünyada 4G yoğun olarak kullanılıyor. LTE tipi 4G ağa 95 ülke sahip şu linkten listesine bakabileceğiniz gibi. Ya da isterseniz resmine bakabilirsiniz.


2014 itibarıyla 3G kullanan az sayıda ülke var. Tek tük ülke ise GSM'de kalmış durumda.

Dünyada 5G kullanımıyla ilgili Dünyada 5G kısmını okuyabilirsiniz.

4G'ye geçilme süreci nasıl işleyecek? işleyecekti?

4G bir standartlar ailesidir. Başta söylediğim gibi tek bir standarttan ibaret değildir. 3G'de böyleydi, 5G de böyle olacak büyük ihtimalle. 

Ama hiçbirinde onlarca farklı standart da mevcut değildir. Genelde 2-3 adet standart yarışır. Bu 2-3 adet standardın yarışmasının sebebi de 3G ya da 4G geliştirme sürecidir. 

3G ve 4G'yi ilk hayata geçiren akademik ve ticari araştırmalar yapan kurumlar olmuştur. Bu kurumlar çeşitli yüksek hızlı mobil iletişim standartları belirleyerek bunu test ederler. Bu standartlar genelde birbirine yakın hızlar ve teknolojik özellikler içerir o yüzden benzer zamanlarda geliştirilen standartlara ortak bir G ismi konur, 3G ya da 4G gibi. 

Daha sonra yavaş yavaş telekomünikasyon firmaları bu standartları alıp bu standartlara uyan mobil şebekeler oluşturmaya başlarlar. Güney Kore gibi teknoloji üreten ve ihraç eden ülkeler bu konuda genelde ellerini çabuk tutup deneysel de olsa kendi ürettikleri standartları kullanıma sokmaya çalışırlar. Teknolojik geliştirme ile uğraşmak istemeyen ülkeler ise standartların iyice oturmasını ve popüler olmayanların elenmesini beklerler. Saflar iyice belli olunca geçişi yaparlar. 

4G'de LTE ve Mobile Wimax teknolojisi ciddi anlamda rekabet etmiştir. Bazı ülkeler Mobile Wimax şebekeler kurmuştur. Ama Mobile Wimax standardı bu mücadeleyi kayetmiştir. Mobile Wimax şebekeler kapatılıp LTE'ye dönüştürülmüştür. Mobile Wimax telefonlar ya da tabletler asla piyasaya çıkmamıştır. 

Türkiye de 4G'ye geçişte tüm bu standart belirleme süreçlerini geride bırakıp 4G LTE ağ ile geçiş yapacaktı bu teknolojiye. Varolan 4G LTE standardı önce yeni bir mobil operatörün oluşturacağı bir şebeke ile gerçekleştirilecektir. Daha sonra da diğer mobil operatörler bu yapıya katılacaklardı.

Devletin başından gelen emirle ne oldu?

4G ihalesinin Mayıs ayında yapılması bekleniyordu. Ulaştırma Bakanı çıktı ve dedi ki 
Cumhurbaşkanı’nın sözleri talimat niteliğinde. Kendisi yarı başkandır, yürütmenin başıdır. Söylediklerini önemsemeliyiz.
Bu  şekilde ihalenin yapılıp yapılmayacağı belirsiz hale geldi. Yapılacak diyenler var, yapılmayacak diyenler var. Kısaca 4G hayal haline de gelebilir Türkiye için. Eğer yarı başkan'ın sözleri dinlenirse 4G ihalesi iptal edilecek ve 5G'ye geçilecek. 

Dünyada 5G? 

Dünyada 5G diye bir şey yok. Dünya 5G'yi filan konuşmuyor. 5G 3-5 sene önce sadece kavram boyutunda dile getirilmeye başlandı. Şimdiki mobil ağlardan çok daha hızlı, çok daha verimli ve bağlanan aygıtların çok daha az enerji tüketeceği bir standart olarak vizyonlar ortaya çıktı.

5G için somut şekilde bir şeyler üreten ülkeler var. Amerika-NASA'nın, Çin-Huawei'in, Güney Kore'nin ve Avrupa Birliğinin 5G standardını belirlemek için uzun soluklu ve 2020 de bitmesi hedeflenen projeleri var. Bu projeler reel standartlar belirleyecekler, bu standartlar deneysel ortamlarda test edilecek ve yaygın kullanıma hazır hale getirilecek. Bu süreç de en az 4-5 sene sürecek.

Bir önemli nokta da bu standartların hiç birinin 3G-4G geçişinde olduğu gibi kabaca daha yüksek frekans ve daha iyi tasarlanmış bir iletişim protokolünden ibaret olmayacağı tahmin ediliyor. 5G geçişi olursa bu geçişte mobil telefonları kullanma konseptimiz ciddi anlamda değişebilir. Bir örnek olarak 5G'de cep telefonlarının baz istasyonuna bağlanmak yerine birbirleri üstünden diğer cihazlar ile direk bağlantı kurmasının (yani mesh network yapısının) gündeme gelmesi olası. Bu tabi hem verimlilik, hem de latency (paketlerin gecikmeleri) hem de güç tüketimini oldukça arttırıcı bir ağ yapısı. Bu konuyla ilgili yapılması gereken araştırma, geliştirilmesi gereken teknoloji ve yenilmesi gereken ekmek oldukça fazla.

Dünyada kimsenin 2020'den önce 5G'ye geçmek gibi bir planı şimdilik yok.

Türkiye 5G için ne yapabilir?


Tüm kötümserliğimizi, tüm çapulculuğumuzu bırakalım; iyimserlikle düşünelim, iki tur devrim arabaları izleyelim, Türk mühendisiyiz ulan diyelim içimizden ve ne yapabiliriz ortaya dökelim. 

Türkiye bu konuda en makul seçeneği belli standartların ortaya çıkmasını beklemektir. O da görüldüğü üzere 2018 civarını bulacak. 2018'de bu standartları getirmeye çalışsak kurulup, lisanslanıp yaygınlaşması 1-2 sene sürecektir. Hele varolan mobil ağlar ile uyum konusudna hiç bir şey yokken daha ortada 2020 bizim için de iyimser bir tahmin olabilir. 

Alternatifi Türkiye bu konuda kendi standardını oluşturmaya girişebilir. Bunu tek başımıza yapamayız. Zira burada üretilen araba değil, "yolda en güzel bizimki gittikten sonra problem yok" diyemeyiz. 

Birinci zorluk bu standardı nasıl üreteceğiz? Türkiye'de bu konuda herhangi bir tecrübesi bilgi birikim ve arge yeteneği olan bir tane firma var mı? Mobil operatörler kamuoyunda çok teknolojik ve her şeyi yapabilecek şirketler havası oluşturuyor olabilirler. Ama aslında bu seviye araştırma geliştirme yapma kabiliyetleri kesinlikle hiç birinin yok. (Vodafone'un global ortaklarının bu kaabiliyeti var tabi ki ama o Türkiye'nin kendi standardı olmuyor)

Ya da Tübitak mı yapacak herşeyi yaptığı gibi bunu da? Tübitağın hali meydanda. Rahmetli Erdal İnönü'nün kemiklerini sızlatan bir yer oldu Tübitak, 5G'mi üretecek bu haliyle?

5G standardı ürettiniz hadi. Nasıl uygulanacak? Türkiye'deki operatörler dışında bunun uygulanmasını nasıl sağlayacaksınız? 

Hadi onu da çözdünüz bir şekilde. Bu Türk icadı standardı adapte edecek cep telefonları, tabletler vs. üretilmesi lazım. Onları kim üretecek?

Tüm bunları yapmak istiyorsak 2020'den önce çok iyi bir standart üretmemiz lazım. 3-4 senede yani. Herşeyi geçtim, üretilen böyle bir teknolojinin mevzuatının resmileşmesi bile Türkiye'de 3-4 sene sürer.

Hadi olabilecek en iyi ekibi bir araya getirip böyle bir projeye girdi Türkiye. Böyle bir projenin fizibilitesi ne alemde? Kanal İstanbul ile aynı kefeye mi konuluyor bu proje acaba bazı kafalarda? Yeterince amele, taşeron ve iş makinası gömünce her türlü inşaat projesi yapılabilir. Ama bu tarz bir projeyi yapabilmek için gerekli olan ana şey bir bilimsel çalışma ve ar-ge disiplini. Onu da 10 tane saray parası verseniz anca bir araya getirirsiniz bu kadar kısa bir sürede.

Özet

Türkiye 3G'ye ortaya çıktıktan 7-8 sene sonra geçilmiştir; 4G'ye ortaya çıktıktan sonra 4-5 sene sonra geçilme planları yapılmıştır. Teknoloji transfer hızı bu düzeydeyken bir anda bu teknolojiyi üreten bir ülke olmak, hatta bunu da dünyadan daha önce yapmak, hatta bunu 2-3 sene gibi bir sürede yapmak imkansızdır, imkansızın tanımıdır.

Bunu yapacak kaynaktır, insan gücüdür vs. olmamasını bir kenara bırakın, daha bu konuda ne yapacağımızı bilmemekteyiz. Bu konuda söylenen lafları söyleyenlerin konudan haberleri yoktur, dünyadan haberleri yoktur, ne dediklerinden haberleri yoktur, en fazla "%50 oy aldık istediğimizi söyleriz" gibi bir temel koyabilirler dediklerinin altına.

Ne söyledikleri çok umurumda değil aslında ama bir ihtimal ağızdan çıkan böyle saçma bir laf arkasından Türkiye ite kaka saçma sapan bir maceraya girecektir. 4G ihalesi belki iptal edilecek. Sonra belki üç sene oturup da nasıl saçma bir iş yaptığımızın ortaya çıkmasını bekleyeceğiz. Ondan sonra gerçekten "iki sene daha bekleyelim de 5G'ye geçeriz" potasına girmiş olacağız. "Bakın dediğimiz oldu" diye iki sene de onu bekleyeceğiz, mevzuat, kanunlar, lisans vs. derken bir sene sonra 4G'ye geçebilecekken 7-8 sene belki de 3G'de kalacağız.

Türkiye bu cehalete layık değildir.


28 Şubat 2015

LLAP

2010 yılında bir Nisan günü sabah erken kalkmaya üşendiğim için onu göremedim. Görsem gerçek olacaktı, birlikte yaşadığımız bir an olacaktı belki. Kısmet değilmiş. Spock olarak kaldı. Sadece Spock değildi. Spock'dı ama. DeForest Kelley ve James Doohan'dan sonra o da gitti.


Leonard Nimoy

(1931 - 2015)

Live Long and Prosper



14 Aralık 2013

Patlamış Mısır

Sene 1987. Annemi zorla sürükleyerek ilk defa sinemaya gidiyorum. Ankara'da Talip Sineması. Bir pasajın alt katı salon haline getirilmiş. Mütevazi bir paraya film seyrediyorsunuz. Film arasında büfeden patlamış mısır alıyorsunuz, fiyatlar da patlamış mısır gibi tuzlu biraz. 


Bu 90'larda o kadar çok yaşadığım bir ritüel oldu ki. Her sinemaya gidişimde o filmi seyrederken patlamış mısır yeme kefini yaşamak isterdim. Ama o küçük halimizle paranın değerinin gözümüzde büyüdükçe büyüdüğü zamanlardı. Hep kendimi tutardım.

"Niye böyle yapıylorlar ki, niye ucuza satmıyorlar?" diye düşünürdüm. Para kazanacaklardı işte. Mısırın markette satıldığının 5 katına satılması da ondandı, yer göstericinin yerinizi gösterdikten sonra avucunu açıp beklemesi de. Garipsiyordum hep. Dünyanın parayla döndüğünü ilk gördüğüm yerlerdi sinema salonları.

Gel zaman git zaman ekonomi kötüleşmeye başladı. Sinema sahipleri artık mütevazi fiyatlara bilet satmakla ya da o mısırı 1 lira yerine 5 liraya satmakla hayatlarını devam ettiremiyorlardı. Metropol Sineması Ankara'da iki salonlu tek sinemaydı o dönemde. Diğer sinemalar da bir bir onun peşinden gitmeye başladılar. 

Artık filmler tek tek getirilmiyordu. Hollywood sinemasının dağıtım firmaları küresel anlamda dağıtımı ellerine almışlardı. İnsanlar Hollywood filmlerini görmek için sinemaya gidiyorlardı ve Hollywood filmlerinin dağıtımını elinde bulunduran şirketler sinema salonlarını kontrol etmeye başladı. Daha uzun vadeli anlaşmalar yapılıyordu artık sinema salon sahipleriyle. Bir iki film yerine tüm sezonu planlıyordu sinema sahipleri. Böyle bir planlama yapıp da para kazanabilmek için kaynağınızın da (salon sayısı) fazla olması gerekiyordu. İkinci, üçüncü, dördüncü salonlar açılmaya başladı yavaş yavaş. Büyük görkemli salonlar küçültülüp küçük çok sayıda salona dönüştürülüyordu. 

Bu furyayı takip edip de çok sayıda filmi getirebilen firmalar sektörde ilerde kaldılar. Ama bir ya da iki salonda kalıp da çok fazla film getiremeyen sinema sahipleri geri düştüler. Onlar da Avrupa filmlerine ve bağımsız filmlere yöneldiler. 90'ların ikinci yarısında Türkiye'de ciddi bir entellektüel film beğenisi oluştuysa bu geriye düşen sinemacıların çabaları sayesindedir.

Daha sonra Türkiye daha büyük bir değişimin içine girdi. Daha önce bakkal dükkanlarını yerinden eden marketler AVM'lere yenilmeye başladı. AVM'ler mantar gibi biterken her AVM çok salonlu bir sinema kompleksiyle planlanıyordu. Bunun cazi yönü yatırım aşamasında sinema salonunun finansmanı için kendinize bir ortak bulabilmenizdi. Bununla beraber Türkiye'de ilk profesyonel sinema işletme grupları ortaya çıktı: Tepe grubu, Afm grubu, Mars grubu. Bu gruplar AVM yatırımlarına katılıyorlar ve daha sonra AVM içindeki sinema salonunu alarak işletiyorlardı.

Bir anda Tepe Cinemaxlar, Afm Sinemaları, Cinebonus'lar her AVM'de yer almaya başladı. Eski ve küçük alışveriş merkezlerinin salonları bile bu grupların eline geçti. Geride Ankara'da Kızılay, İstanbul'da Beyoğlu gibi köklü iş merkezi semtlerinde direnen eski tip ufak işletmeler kaldı. Bu dönüşümde en acı an benim için herhalde Ankara Akün sinemasının kapanması oldu.


Bu değişimin götürdüğü şeyler olduğu gibi getirdiği şeyler de oluyordu. Mısır yine 5 liraydı. Ama en azından artık marketteki poşet mısırın muadili değil, taze patlatılmış mısır yiyordunuz. Karamelli mısır yeme şansınız bile olmuştu. Dünyanın geçirdiği dönüşümde ne yapıyorsak onu yaptık biz de, tecavüz kaçınılmazdı, zevk almaya baktık. 

Film dağıtımı artık iyice Hollywood filmlerinin ekseninde dönüyordu. Ama bu ortam Türk filmlerinin de patlama yaptığı ortam oldu. Türk sineması da bu değişimle birlikte bir değişim geçirdi. Entellektüel ve karmaşık bir yapıdan Hollywood'a yakınsayan bir yapıya dönüştü. Bir kısım insan bu dönüşüme tepki gösterse de genelde olumlu karşılandı. Seyircisi olmayan bir sinema yapmanın kimseye bir faydası yoktu. 

Artık eski kuşak sinema işletmecileri siperlerini kazıp son direnişlerini veriyorlardı. Avrupa filmleri, bağımsız filmler ve kaliteli Hollywood filmlerinden oluşan bir programla seyircinin karşısına çıkmaya çalışıyorlardı. 

Ama kapitalizmin birinci ilkesi, daha karlı bir piyasa için yapılan dönüşümler asla durmazdı. Sinema sektöründe de durmadı. Mars grup önce Tepe grubunu, daha sonra da Afm'yi alarak Türkiye'deki sinemaların yaklaşık %30'unu eline geçirdi. Hasılat cirosunda ise %50'den fazla bir payı olduğu tahmin ediliyor Mars grup'un Cinemaximum sinemalarının. 

Hiç bir tekel insanlığa hayırlı şeyler sunmadıysa bu tekelin de sunacağı düşünülemezdi zaten. Öyle de oldu. Film fiyatları artmaya başladı öncelikle. Mısır artık 5 lira değil, 10 liraydı. IMAX 3D ve 3D sinemaların girmesi de bilet fiyatlarını arttırmak için bir bahane oldu. Artık mütevazi fiyatlara bir film seyretmek diye bir kavram kalmamıştı. 

Ama insanlık asla hırslarından geri kalmıyor, hep daha fazlasını istiyor. Sinema salonları eskinin mısır satarak yolunu bulmaya çalışan anlayışından acayip bir rant kapısına dönüştü. Her yerde daha fazla para kazanmak hedef oldu. Emek Sineması'nın yıkımda da bu kafayı gördük. Şimdi bilet satışında bile aynı kafayı görmek mümkün. 

Artık sinema biletlerinin büyük bir kısmı Internet'ten satılıyor. Biletix ve MyBilet bu konuda büyük oyuncular Türkiye'de. Biletix önemli konser ve etkinliklere verdiği bilet satış desteğiyle öne geçmeye çalışıyor. MyBilet bu konuda biraz geri kalsa da sinema bileti satışıyla dengeyi kurmaya çalışıyordu. Mars grubun ve bir çok başka sinema salonunun bilet satışını MyBilet sağlıyordu. 

Bu ay içinde Mars grubu MyBilet ile olan anlaşmasını bitirdi. Kendi bilet satış sistemine geçti. 

Bunun tüketiciye etkisi ne: 

Artık bilet almak için MyBilet yerine Mars grubunun kendi sitesine gideceksiniz. MyBiletin yıllardır oturmuş yapısı yerine son bir iki ayda ortaya çıkarıldığı belli olan bir sistemi kullanıp biletinizi almaya çalışacaksınız. MyBilet'de kabaca önünüzdeki bir hafta için bilet alabiliyordunuz, ama yeni sistem ile en azından şimdilik 2-3 güne düşmüş bu süre. Yine bilet fiyatının üstüne bir komisyon vereceksiniz. Ayrıca MyBilet'in kioskları artık kullanılmadığından biletlerinizi yine de gişeden almak zorunda kalacaksınız. Cep telefonuna bilgilendirme ya da mobil uygulama gibi şeyler de en azından şu an yok. Yani aslında sadece uzun vadeli rezervasyon yapabilmek için fazladan para vereceksiniz Mars gruba. 

Mars gruba etkisi ne bunun:

MyBilet ile anlaşmalarının ayrıntısını bilmiyorum ama zaten MyBilet'e herhangi bir para vermedikleri, MyBilet'in bilet satın alanlardan aldığı komisyondan gelir elde ettiği yazılıyor çiziliyor. Şimdi bu komiyonu Mars grup kendi cebine atacak. Yani daha çok para kazanacak. Ortaya çok ciddi bir bilet sistemi koydular mı ve bunun operasyonel masrafı ne olacak bilemiyorum ama Internet'ten hizmete aldıkları bilet satış kanalına bakınca çok da profesyonel bir şey ortaya koymadıkları en azından şimdilik büyük bir operasyonel masraftan söz edilemeyeceğini söylemek doğru olur.

Yani ne oldu, biri ya da bir şirket biraz daha para kazanacak diye rahat bilet alma imkanımızı kaybetmiş olduk. Yakında sanırım sinema salonlarında film de gösterilmeyecek. Salona gidip bir ton şey yiyip her aşamada para harcayacağız ve sahte bir mutluluk hissiyle evimize döneceğiz. Bu sayede başka biri de cebine ya da kendini ait hissettiği şirketin kasasına giren paranın verdiği sahte mutluluk hissiyle kendini tatmin etmeye devam edecek. 

Bu işin bilet satış yönü. İki senedir Mars grubun AVM yatırımlarında, ekrana gelen filmlerin seçiminde ve operasyonel her kararda pazar payı gücünü kullanarak istediği her şeyi ortaklarına, müşterilerine ve birlikte çalıştığı firmalara dikte ettiği yazılıyor çiziliyor. Eeee başbakanın %50'nin gücüyle aklına eseni yaptığı bir ülkede çok acayip değil de bu. 

Bir laf vardı aile büyüklerinin çok kullandığı ben küçükken. "E aldığınız bedduaya değdi mi?" Değdi mi ey Mars grup?

20 Haziran 2013

Kelime

hava sıcaktı.
ve kelimeler bir labirent gibi dizilmişti
öyle başladım yürümeye bir gece işte
yönümü bilmeden, bulmadan yine

bana baktıkça yüksekten utandım
bazı kelimeler parladı önümde
bir gece önce rüyamda görmüşüm gibi, güldüm
üstüne basamazdım ya o kelimelerin

bulutluydu her şey, niye diye sormak yasaktı
gölgesi düşünce üstüme
o bile yeterdi yolumu değiştirmem için
bulmadan yolumu yıllarca yürümüştüm zaten
gözlerim kapalı basıyordum, her adımda düşecek gibi

bir gün baktım durmuşuz birbirimize bakıyoruz
onun kelimeleri de aynı mıydı acaba
ya gülüşünün altındaki hüzün
resimlerinde gökyüzü daha mı maviydi ne
ya da ben mi çok siyah beyazdım

o da yürür mü diye bekledim
durdu uzunca
ikisi de farketmez gibiydi ona, kelimelere bakıyordu
bir iki kez seslendim, duymadı

bir an gözümü kapadım,
açtığımda kelimeler yüksekteydi yine
ona bakmak için durmamıştım ki
kendi sorularımın kelimelerini arıyordum
bakmaya devam ettim sağa sola
onu gördüm her başımı çevirişimde

niyesi olmasa da nasılı olmalıydı
ve o kelime buralardaydı
belki söylenir, belki gizli kalır bilinmez
derin bir iç çektim, yorulmuştum
başka bir kelimeden kaçınarak bir adım attım.

31 Mayıs 2013

Ağaç

Küçükken evimizin karşısında boş bir arsa vardı. Henüz büyük şehirlerin her santimetre karesi apartmanla dolmamıştı. O arsada yalnız bir ağaç vardı. Hafif yana yatmıştı. Ulu, heybetli bir hali hiç yoktu. "Benim ağacım o." Hep böyle derdim. Ne ağacı olduğunu bile bilmiyordum. Şehir çocuğuydum, hala anlamam ağaçtan hayvandan bitkiden. Ama başka bir çocuk gelip ağaca tırmanmaya çalışınca kavga etmişliğim bile vardı o benim ağacım diye. 

Sonra bir gün o arsaya bir apartman yapılmaya başlandı. Ağaç kesildi. "Biz büyüdük ve kirlendi dünya" lafı ilk o zaman anlamlı geldi. 

İlk kesilen ağaç değildi o ağaç, son kesilen de olmayacak. İnsanlar dünyayı kendi yaşam tarzları için yüzyıllardır dönüştürüyorlar. Artık doğadan çok daha güçlüler. Dilersek bir anda dünyayı yok ederiz, bir günde dünyanın tüm ağaçlarını öldürebiliriz. Ama insan eskiden kendi yaşam ortamını yok edeceğinden korkmuyordu, artık bu korku içinde. 

Üç gündür İstanbul'da bir avuç ağacın kesilmemesi, Gezi parkının alışveriş merkezi yapılmaması için insanlar eylem yapıyor. Başta bir avuçtular, şimdi binler var. Gezi parkındaki ağaçlar kesilen son ağaçlar olmayacak. Bu ağaçlar kesilmesin diye çaba harcayanlar da ilk defa bu konuda tepki gösteren insan topluluğu değil.

Tepkileri bir şeyi açığa çıkardı, bu ülke de ağaçları savunmaya çalışsanız bile dayak, biber gazı ve tazyikli su yersiniz. 


Ben ülkem beton binalarla dolmasın, biraz hava alabileyim, ağaçlar hayatımın bir parçası olsun istiyorum. İnsan hırsının ve inadının ağır bastığı bir evrende yaşadığımızdan çok şey istiyorum belki. Ama bunu isteme, bunun için mücadele etme hakkım bir vatandaş olarak vardır. 

Buna karşı devlet çıkıp ağaçların kesilmesini hararetle savunun tek bir kademesi oldu, padişahımız. Onun savunması da "it ürür kervan yürür" oldu. Her hangi bir sebep, her hangi bir fikir, her hangi savunulacak bir anlayış yoktu her zaman olduğu gibi.

Binlerce insan da tepki göstermeye devam etti, devam ediyor.

Ben de tepki göstermeye devam ediyorum. Artık mesele ağaçların yaşaması mı, ağaçlar yaşasın diyen insanların şiddete maruz kalmaları mı sınır kayboldu. O sınır zaten belki hiç yoktu. Ağaçlar gitmeye başladığı zaman, bizi insan yapan şeyler de gitmeye başlamıştı zaten.

Ben şimdi Gezi Parkına/Kuğulu Park'a/Alsancak İskelesi'ne/Adana Atatürk Parkı'na/Eskişehir Eti Park'a/Konya Kültürpark'a/Antalya Cumhuriyet Meydanı'na/Bursa Kültür Parkı'na, Türkiye'nin her yerinde  ve dünyada buna tepki verenlerin toplandığı neresi varsa oraya gidiyorum. Ağaçlar için ve şiddete hayır demek için gidiyorum. Gelecek nesillerin de küçüklüklerinde birer ağaçları olsun diye gidiyorum. Küçükken senin de bir ağacın olduysa, hadi sen de gel.

19 Şubat 2013

Shuffle

Shuffle 

I - II - III - IV - V - VI - VII - VIII - IX - X


Shuffle X




X.

Gate'in önüne iki görevli geldi. Aralarında konuşmaya başladılar. Belliydi ki bir süre sonra uçağa almaya başlayacaklardı.

Ve David Gilmour Wish You Were Here'in akustik gitarını çalmaya başladı.

Herhalde yazılmış en güzel şarkıydı bu. Özlemek böyle bir şeydi. Ama özlemek asla basit bir şey değildi. Bir insanda ya da bir şeyde ne kadar kendinden bir parça varsa onu o kadar çok özlerdin. Syd'i kim bilir ne kadar özlemişlerdi başka kavgalara dalmadan önce.

O da özlüyordu B.'yi. Tüm bu hissettikleri tam da onu özlemeyle alakalıydı. Onu özlemek yönlendirmiyordu hayatını. Zaten eğer yönlendirseydi bu hep hissedeceği bir his olurdu, böyle bir anda kendi şarkıları arasından çıkan bir iki şarkının karnına yumruk gibi inmesi olmazdı.

Biraz sonra gate açıldı ve uçağa alınmaya başladılar. İlk girip uçağa yerleşenlerden biriydi. Uçağa binmek bu hislerin dağılmasına yol açmadı ama. Bu hisler daha aylarca kalacaklardı.

Daha gençken böyle hissettiği zamanlarda hep geleceği düşünürdü ve bu hislerle birlikte gidecek bir hikaye yazardı. Bu kadar şey hissedilirken bir şey yaşanmadan devam edilemezdi ona göre yaşamaya. Mutlaka bir hikaye de eşlik etmelitdi bu hislere. Ve o hikaye başladığı zaman artık her şey onun ellerinde olacaktı. Hikayenin sonunu o yazacaktı. Her şey güzel olacaktı.

Ama hikayeler hislerle sınırlanmıyordu. Kendi geleceklerini yaşıyorlardı. Haftalarca aylarca bu hisler içinde kalmaya devam etti aynı şiddetiyle. Ama yeni bir hikaye yazılmadı hiç. O sayfa boş kaldı hep.

Yaz bitti sonbahar geldi. Yazılamayan yeni hikayeler onu ister istemez eski hikayelere dönmeye itti. Çok sefer balkondan dışarı bakıp "Geçen sene bu zaman..." diye düşündüğü oldu, mutlu anları ve acıları ayrılmaz bir şekilde birlikte hissederek. Çok orada olmasını istedi.

Ama hep sustu. Bir kere sadece bir şarkıyı yaşamaya cesaret edebildi. Onunla ilgili bir çok şeyi tanımladığı bir şarkıyı. Kendinden olmayan bir şeydi ona söyleyebileceği tek şey. İçindeki her hangi bir şeyin kaçıp ona ulaşmasına izin veremezdi.

Doğumgünü yaklaştı. Onlayken de onla değilken de aynı senaryo işlemişti. Doğumgününe yaklaştıkça herşey derinleşeceğine soluklaştı. O gün hiç bir şey hissetmediğini farkedince çok şaşıracaktı ve o ağustos günü uçağa bindiği zamanki hislerini düşünecekti.

Uçağın koltuğunda otururken içinden bir şeyler boşalmış gibiydi. Çok zamandır içinde tutuyordu tüm bu zihnini işgal eden imgeleri. Bugün hepsi çıkmıştı açığa. O an kalbi geçmişten dolayı kanayan bir adamdı. Gelecek aklının ucundan bile geçmiyordu. Geleceğin başladığı an da tam o uçağa binmek için yaptığı yolculuktu.

O gün evine geri gelen adam tüm her şeyi daha içine sindirmiş bir adamdı. En sonunda B.'ye söylediği şeyi yapabilmişti. Barışmıştı her şeyle, barışması için de kanaması gerekmişti. Sonrasında imge halini almaya başladı yavaş yavaş hikaye. 

Zihninin bir tarafı hep o günlere aitti. Unutmaya inanmamıştı hiç zaten. Bir hayaleti besliyordu gerçekten. O günlerdeki adamın hayaletini. Çünkü dokunduğunuz tenin kalmadığı bir dünyada gerçeklik o dokunuşun algınızda bıraktığı iz oluyordu. Şikayet etmedi bundan hiç. Her zaman ince şeyleri ve bu inceliklerin anlamlarını biriktirip silmemeye inat etmişti. Yine böyle oldu. Bir süre sonra harfler ve şekiller belirsizleşti. Hatta bazen hatırlamakta güçlük çektiği bile oldu.

Kalan izler de zamanla silinecekti belki. Ama sonsuza kadar yaşamayacaktı ki zaten, aksini düşünmüyordu bile. O sıcak gün onun hayatından tüm eksilenlerle ve onların yerlerini alanlarla bir hesaplaşması olmuştu. Dünyanın öbür ucundaki o havalanında kaldı tüm gözyaşları ve gülümsemeler. O günden sonra ne zaman gümrükten geçse o güne gitti aklı. 

Hikayenin bir sonu olmadı. Hayat oyunlar oynamaya devam etti. Zihnini yeni şeylere mahkum etti. Kalbi isyan etti dönem dönem buna. Doldu. Patladı. Boşaldı. Zaten başka türlü olmasını da beklemiyordu. Şimdiye kadar ne olmuştu da o günden sona olacaktı.


- S O N -

27 Ocak 2013

Olmayan Hikaye


kaldım mı bir başıma bu gözlerin arasında
ağır mı ağır üstüme çöken saatler de
yine gelirken kendini getirdin de
hayallerimin hiç biri kalmadı ama

koştu bir ay göğün bir ucundan öbür ucuna
arkasından baktım bir şey düşünmeden
soruların hepsinin cevabı belliydi
ve yine beğenmedim üstümdeki umutları

takip eden günler önümüzden akıp gitti
her gece yeni ve durgun filmler çektim
kameraya konuşur gibi yarının ayına baktım
devam filmleri her zaman mı kötü olurdu

artık herkes duymuştu herşeyin sıkıcılığını
kendi depremimize bile gerek kalmamıştı

şehirler boşalıyordu ve yeni yüzler kaçıyordu
anca bizi tekrar tekrar yıktığıyla kalmıştı

yine gülmek için önce benim yüzüme baktın
gözlerim genelde aşağılara kaçardı o zaman
keşke rüyamın tercümesi olsaydı
ya da dokunmak bir yabancı dil sayılsaydı

koştum bayağı arkandan, yetişmeye çalışarak
nice sonra çıktığım kapıyı karşımda buldum
yine çıksak, yine aynı yerden bakacaktık
kirli yanaklar ve yorgun gözlerle birbirimize

belki hepsine bir hayalde dokundum
bu dünyayı biz yaratmadık, değil mi?
hala havada mı duruyoruz
dünyanın tepesinden atladığımızdan beri?

19 Aralık 2012

Sputnik'den Göktürk'e

1957 yılında Sovyetler Birliği ilk yapay uydusunu uzaya göndereceğini dünyaya duyurdu ve tüm dünyadaki bilim adamlarından, amatör telsizcilerden ve amatör gözlemcilerden uyduyu gözlemlemelerini ve sesini kaydetmelerini istedi. Dünya için büyük bir gündü. 4 Ekim 1957 akşamüstü Sputnik 1 uydusu Kazakistan'daki Baykonur uzay üssünden fırlatıldı. Yaklaşık 90 dakika sonra uydu tekrar Sovyetler Birliği üzerine gelmişti ve yayın yapıyordu.

Bir gün eğer uzayda yaşamaya başlarsa insanoğlu, Sputnik 1 ilk adım olarak görülecek. İnsanın bilim ve teknoloji ile sınırları aşmasının ilk gerçek adımıydı Sputnik. İlk defa bir nesne kontrollü olarak atmosfer dışına gönderilmiş, orada bir süre kalmış ve dünyaya veri göndermişti.

Sovyetler Birliği projeyi ilk önce Amerikalılar ve zamanla bir mücadele şeklinde bilimsel bir gizlik içerisinde yürütse de kısa süre sonra projenin güncelliği ve önemi azalınca Sputnik 1 ciddi bir propaganda malzemesi oldu. İşe de yaradı.

Sputnik 1 Amerikan toplumunda bir panik havası estirdi. Sovyetler Birliği resmen bilimsel alanda Amerika'dan öndeydi, uzaya bir adım daha yakındılar. Ve Sovyetler Birliği uzaya bir uydu gönderecek teknolojiye sahipse Amerika'nın kalbinde istediği yere bir nükleer bomba gönderecek teknolojiye de sahipti. Soğuk savaş aslında 4 Ekim 1957'de başladı. 

Sovyetler Birliği soğuk savaş esnasında Sputnik 1'i kendi gücü, üstünlüğü ve Amerika'yı tehdit edebileceğinin bir kanıtı olarak kullandı. Gagarin'e kadar Sputnik 1 Sovyetlerin assolistiydi. Gagarin'den sonra da propaganda makinasının as kadrosunda oldu. Sovyetler Birliği materyalizm ve emek üzerine kurulu bir devletti. İnsanlığın tüm bunlara emekle ulaşabileceği, evrende mutlak hiç bir sınır olmadığının ve kollektif çalışmanın Sovyetler Birliği'ni bu yolda öne geçirdiğinin uzun uzun propagandası yapıldı.

Türkiye bu dünyaya ancak haberleşmede uyduların yaygınlaşması ile 1994 de Türksat 1B ile girdi. Ama esasen Türkiye'nin kendi ileride olduğu konuları tüm dünyaya göstermesi bu yıl içerisinde oldu. 19 Aralıkta ilk "milli uydu" diye reklamı yapılan Göktürk-2 uzaya gönderildi. Uydunun yapımındaki millilik % 80. Bunları gazetelerden eminim okumuşsunuzdur. Ama uydunun uzaya gönderilmesi tam anlamıyla % 100 milli bir olay oldu. Eğer farklı gazete ve televizyonları takip etmiyorsanız ya da etrafınızda ODTÜ mensubu biri yoksa hikayenin bu kısmını duymamış, ya da her zamanki öğrenci olaylarından biri olarak geçiştirmiş olabilirsiniz.

Göktürk-2 Türkiye saati ile 18'de uzaya gönderilecekti ve uydunun uzaya gönderilmesi için bir tören düzenlendi. Töreni uydunun yapımında en büyük paya sahip olan TÜBİTAK'ın Uzay Enstitüsü düzenledi. Törene başbakan, tüm bakanlar kurulu, uyduda askeri yetenekler de olduğundan ordunun komuta kademesi ve projede emeği geçen kamu kuruluşlarının temsilcileri çağrıldı. Buraya kadar olağan dışı bir şey yok. 

Törenin yapılmasında yer olarak ise TÜBİTAK Uzay'ın ODTÜ kampüsü içerisindeki binası seçildi. İşte bu noktada uzayla ilgili meselelerden çok dünya ile ilgili meseleler ağır basmaya başladı ama anlaşılan TÜBİTAK yöneticileri bu konuda uzay konusunda oldukları kadar yetkin değillerdi. 

TÜBİTAK Uzay, Tayyip Erdoğan ve polis kelimeleri daha önce de aynı cümle içinde kullanılmıştı. 2010'un aralık ayında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun toplantısının aynı binada yapılması planlanmış ve toplantı esnasında yapılan protestolarla ODTÜ savaş alanına dönmüş, onlarca kişi göz altına alınmıştı. 

İki sene sonra bu töreni planlayanlar aynı manzaranın kaçınılmaz olarak tekrarlanacağını düşündüler mi acaba? Belki düşünmüşlerdir, belki düşünmemişlerdir. Ama daha korkunç bir olayla karşılaşılacağını eminim düşünmüyorlardı. 

Ne oldu tören esnasında? 

Ana akım görsel ve yazılı basına bakarsanız bir grup öğrenci Tayyip Erdoğan'ı protesto etmeye çalıştı, polis de göz yaşartıcı gaz ile müdahale edip öğrencileri dağıttı. Haberi bu şekilde okuyacaksınız ve büyük ihtimalle çok da dikkatinizi çekmeyecek. Ama tören esnasında olan bu değildi. 

Protesto bekleniyordu Tayyip Erdoğan ODTÜ'ye geleceği için, o yüzden yoğun güvenlik önlemleri altında ve konvoyla geldi törene katılacak protokol. Daha törenden saatler önce öğrenci grupları da organize olmaya başladı. Daha önceki olayda da aynı şeyi düşünmüştüm, bunların ikisinde de bir tuhaflık yok. Türkiye'nin başbakanı sonuçta Erdoğan ODTÜ kampüsüne gelemeyecek diye bir şey yok. Güvenlik önlemleri alınır, gelir toplantısına katılır, törenini yapar. Aynı şekilde bu ülkenin başbakanı olduğu için en protesto edilecek adam da her zaman o olacak. Eskilerin dediği gibi, "takdir edilmek iyidir, ama kimse size karşı çıkamıyorsa bir problem vardır". Öğrencilerin de siyasi düşünceleri ne olursa olsun Erdoğan'ı protesto etmemelerini beklemek saflık olur. Hele ODTÜ gibi, toplumun yarısı onu el üstünde tutsa bile Ak Parti ve Tayyip Erdoğan'a mesafeli bakmaya devam eden bir ortamda.

Bunların hiç biri acayip, tuhaf, dünyanın hiç bir yerinde olmayacak şeyler değil.

Ama öğrenciler protesto girişimi için TÜBİTAK Uzay'ın binasına hareketlenmeye başladıktan sonra olanlar görmesem inanmakta zorluk çekeceğim şeyler oldu.

Öğrenciler hareketlemeye başladılar diyorum ama aslında çok da hareketlenecek bir durum yoktu. TÜBİTAK Uzay binasını içine alan yaklaşık 1 kilometre karelik bir alanı polis tamamen kuşatmıştı. Geniş kapsamlı koruma önlemleri denir hep, bir itirazı olmaz kimsenin de ama 1 kilometre karelik alanı kuşatmak için kampüse 2000-3500 arasında polis getirilmişti. Hem de daha ortada hiç bir şey olmadan.

Sonra geçtiğimiz aylarda ODTÜ'nün Ak Parti Genel Merkezine yakın olan A-1 kapısında da defalarca olan şey oldu. Öğrenciler barikatlara yaklaştılar sloganlarla ve göz yaşartıcı gaz bombası yağmuru başladı, öğrenciler tarafından da taş yağmuru. Bu kısmı ben de basından izledim öğrenciler mi polisi taşladı, göz yaşartıcı gaz bombaları mı önce yağdı bilmiyorum. Gözaltılar olduğunu gazetelerden okuduk. Burada da olmasaydı denilecek olaylar var ama çok akıl sınırlarını zorlayan bir şey yok bana sorarsanız.

Ama bunun bir adım sonrası gerçekten 300 filminde "Burası Sparta lan" diyerek Pers elçisini dipsiz kuyuya atan Spartalı generalin yaptığıydı. Protesto eylemini dağıtmak yetmemişti herhalde polislere, olaylar bir anda kampüsün ortasına doğru yayıldı.



ODTÜ Kampüsünü bilenler bilir zaten. Bilmeyenler için TÜBİTAK Uzay eski kampüsün yani bölümlerin olduğu bölgenin epeyce uzağındadır. Bölümlerin etrafını saran bir yol vardır. Zamanla Makina Mühendisliğinin yeni binaları ve yeni mühendislik bölümleri binaları bu yolun öbür tarafına yapılmaya başlamış ve mühendislik bölümleri bu yöne yayılmıştır. Daha sonra yeni yurtlar bölgesi ve ODTÜKent lojman bölgesinin oluşturulması ile bu bölge de ODTÜ'nün adeta bölümler ve çarşı bölgesinden sonra üçüncü merkezi olmuştur. TÜBİTAK Uzay da burada yer alır. Buradan bölümlere ulaşmak için ilk önce Makina Mühendisliğinin ek binalarına bağlanan 100 m. civarında bir yaya yolunu yürümeniz gerekir. Makina binaları içinden geçip dış yola çıkmak için de bir 150 m. yürümek gerekir. Bu dış yoldan bölümlerin bulunduğu bölgenin merkezine olan mesafe de yaklaşık bir 250 m. dir. Yani törenin yapıldığı TÜBİTAK Uzay ile bölümlerin olduğu bölgenin merkezi arası yaklaşık 500 m. dir. Mesafenin ötesinde burası Elektrik Elektronik Mühendisliği, Endüstri Mühendisliği, Makina Mühendisliğinin olduğu büyük öğrenci nüfusuna sahip bir bölgedir.

Olaylar işte polisin protestocuları tüm bu insan kalabalığının içerisine göz yaşartıcı gaz bombaları atarak kovalaması ile devam etti. Havanın soğuk ve yağmurlu olması etraftaki insan sayısının az olmasını sağladı bereket versin ki. Tanık olduğum şeyler arasında ODTÜ'nün göbeği sayılabilecek Çatı Kafe'nin önünde sadece bağıran iki  (yazıyla iki) öğrenciye gaz bombası atılması, Elektrik Mühendisliğine giren protestocuların arkasından polisin camları kırarak içeriye gaz bombası atması, tüm binanın o gün kullanılamaz hale gelmesi, tüm derslerin ve sınavların iptal olması var. Gaz bombasından rahatsızlanmalar yine olmuş medyada gördüğümüz. Bir ambulans gözümüzün önünde bir yaralı götürdü, medyada ifade edilen bir öğrencinin başına gaz bombası isabet ettiği ve ağır yaralı olduğu, ambulansın bu öğrenciyi götürdüğünü tahmin ediyorum.

Tabi bu görüntülerin içerisinde öğrenci vandallığının da bolca örnekleri vardı. ODTÜ'nün A-1 kapısındaki araç geçiş kulübesinin ateşe verilmesi olayından az bir zaman geçmişken, hala o kulübe bir utanç anıtı gibi dururken bu sefer de öğrencilerin ellerine geçirdikleri metal aletlerle çevre düzenlemelerini parçalayarak polise atmak için cephane ürettiklerine şahit olduk.

Olaylar saatlerce devam etti. Akşam 6'yı geçerken de hala gaz bombası lançer'larının sesleri bölümlerden net bir şekilde duyuluyordu. Elektrik elektronik bölümünde olayların devam ettiğini duyduk. Bir grup rektörlüğe yürüyerek olanları kınadı ve fırlatmadan sonra Erdoğan'ın kampüsten ayrılmasıyla sıkı yönetim sona erdi.

Uzaya uydu gönderiyoruz, yakında roket gönderme niyetimiz de var. Ama başbakanı protesto eden öğrencileri protestocunun iki katı polis ve zırhlı araçlarla 500 m. kovalamak, binaların içlerine, kim var kim yok demeden kampüsün ortasına gaz bombası atmak normal sayılıyor. Bu sadece uzaktan gördüğüm işin çığırından çıkmış kısmı. Acaba olayların göbeğinde neler oldu, nasıl bir şiddet yaşandı tahmin bile edemiyorum.

Düşünüyorum akşamdan beri, bu görüntülerde beni rahatsız eden neydi diye. Çünkü şiddetle şok olmak ve algının bir an açılması hiç bir şeye yetmiyor yaramıyor. Sivas katliamını canlı seyreden bir neslin üyesiyim ben ve bir daha olmayacağını düşünmek şöyle dursun ne zaman daha kötüleri olacak diye bekliyorum.

Bu görüntülerdeki sembolik şeylerde çok fazla alt anlam aramamak lazım. Başbakan ODTÜ'ye gelmesin demek öğrenciler protesto etmesin demekle aynı şey neredeyse. İkisine de çok itibar etmiyorum.

Ama ben ülkemin başbakanı ODTÜ'de kapıdan girip yürüyerek öğrencilerle sohbet ederek gelsin törene katılsın isterdim. Üzüldüm bunun yerine bir ordu ile gelmesine. Protestoları bastırmak değil, ezmek amacında bir orduyla. Daha da üzücüsü başbakanım bundan hiç üzülmeyecek. Seçim günü çıkıp konuştuğu balkon da ODTÜ'ye bakıyor ama. Sanmıştık ki biz bahsettiği belki de bizlerdik. Gerçekten fikirlerimiz uyuşmasa da hepimizin birlikte yaşaması onun isteği diye. Yine yanıldık herhalde. Hiç bir fikir böyle kovalanmayı gaz bombası yağmuruna tutulmayı hakketmiyor.

Gözlerimle gördüklerimin duyduklarımın şaşkınlığından sonra medyaya baktım, olaylar tamamen geçiştirilmişti. Polisin aşırı ve çığırından çıkmış müdahale şekli hakkında bir şey yoktu. Zaten beklemiyordum. Sadece "polis göstericilere sert şekilde müdahale etti" beyanatını görmeyi umuyordum, onu da şükür gördük. Esas öğrenmeyi beklediğim öğrencilerin protestosunun sınırları ve sabırları aşan bir hali olup olmadığıydı. Kapıdaki kulübenin yanması olayında olduğu gibi böyle bir şey olsaydı medyanın onu es geçmeyeceğini biliyordum. Ne yalan söyleyeyim içimden bir umut da bunu görmeyi umuyordu.

Tuhaf bu belki ama öğrenciler polise saldırdı, Erdoğan'ın bulunduğu binaya saldırdı ya da konvoyuna saldırdı gibi bir haber görsem belki de içim rahat edecekti. Çünkü problem bizde olacaktı o zaman, tüm bu olan akıl kaybını vandallığı bir adım öteye götüren "anarşiklerin" davranışları olarak açıklayacağım. Ama tüm gördüğüm bir grubun polise taş attığı. Polisten yaralananlar olduğu belirtiliyor medyada. Gördüğüm zırhlı araçlar ve çevik kuvvet polislerinin orada bulunduğu, yani buna zaten hazırlıklıydı polis. Peki ne delirtti polisi bu kadar da öğrencileri kampüsün ortasına kadar kovaladılar? Bakıyorum medyada ve cevap bulamıyorum.

İşte bu korktuğum şey, çünkü bu soruya somut ve geçiştirici bir cevap bulamamak bizi korkunç gerçekle yüz yüze bırakıyor. Yanlış olan bu ülke ve bu ülkede dozu giderek artan polis şiddeti ve iktidarın eleştiriye tahammülsüzlüğü ya da kraldan kralcı olan orta bir kesimin üstlerine yaltaklanma adına altlarındaki polis teşkilatını bir dayak timine dönüştürmesi. Bilmiyorum ne oluyor ama basit bir protestoda bu derece kaba kuvvet midemde rahatsızlık yaratıyor.

Midemde rahatsızlık yaratan başka bir şey de ODTÜ'ye polis giremez mitinin bir kere daha mit olarak kalması. Bunun zaten mit olduğu biliniyor. Ama ODTÜ rektörlüğü de bu kadar etkisiz kalması maalesef üzücü. Rektörlüğün olaylara müdahale etmesi söz konusu olamazdı belki, ama yine de bu gerilimin başta hiç yaşanmaması lazımdı. ODTÜ rektörlüğünün bu tören organizasyonunda sözü olması lazımdı, ve şunu açıkça söylemeleri lazımdı "Bakınız, töreni yapın, sayın başbakanımızı da çağırın, dilediğiniz konuğu çağırın, ama burada mutlaka protesto olacak. Protestolara karşı güvenlik önlemleri alınsın ama bu güvenlik önlemleri protestoculara şiddet uygulamaya gitmemeli. Bunların hepsini yapabiliyorsak yapalım, yapamıyorsak bu tören başka yerde olsun".

Ahmet Hoca bir açıklama yapmış ve olayları, gözaltıların olmasını kınamış, protestonun bu öğrencilerin doğal hakkı olduğunu söylemiş. Şu anda söylenebilecek en doğru ve en sakin kelimeleri sarf etmiş, kutluyorum. Yine de bu tören planlanırken bunlar düşünüldü mü çok merak ediyorum. Ve tabi iki sene sonra da üçüncü raundunu yaşayacak mıyız bunun...

Aslında hepsine cevaplarım da var kendimce. ODTÜ'nün Türkiye'de az sayıda kalan son muhalif kaleden biri olması, bu konuma eski tavrının yüzde birine bile sahip değilken gelmesi (ODTÜ'nün geleneği mi çok kuvvetli, toplumun eğretilikleri mi susmadan duramayacak boyuta ulaştı takdirinize bırakıyorum), YÖK'ün üniversitelerde 12 Eylül'ü bile mumla aratan bir dikta düzeni kuruyor olması, Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığının son yıllarında ülkeyi götürdüğü bir sonraki adımın ne olacağı... Bunların hepsinin bu yaşananlarla ve olası sonuçlarıyla ilgisi var.

Ama amacım siyasi mesaj vermek, eleştiri yapmak, komplo teorisi üretmek değil.

Amacım bir an durup bakmak. Bu ülke nasıl bu hale geldi diye düşünmek.

Sovyetler Birliği Sputnik 1'den otuz yıl sonra dağıldı. Sebebi tüm sağladıkları ilerlemenin, tüm bilimsel ve teknik gelişmenin insanlara değil de sadece adı olan bir savaşa harcanmasıydı. Bir çok açıdan Sovyetler Birliği boşa harcanmış bir deneme oldu.

Peki biz uzaya uydu fırlatarak ne çözmeyi, nasıl ilerlemeyi planlıyoruz? Devlet şeklimiz, siyasi tablomuz, sosyal yapımız ve her şeyimiz adeta arabeskken maalesef uzaya gönderilen bir uydu görmek istediklerimizi göstereceği yere görmek istemediklerimizi gözümüze sokuyor.

Bir kesim mutlu, uzayda (nerdeyse) yerli malı bir uydumuz var, yerli malı haftaları hedeflerine ulaştılar. Bir kesim ise üzgün, yine şiddet, yine aşağılama ve yine öfke ile karşılaştı diye. Sayıların bu tablonun gerçek görünümünü vereceği sanılıyor. Oysa öyle yanılıyoruz ki...

12 Kasım 2012

Elektronik Eğlencede Duraklama Devri

Old Republic - New Champion?

İki buçuk sene önce EA'in o zamanlar büyük projesi konumunda olan Star Wars: Old Republic ile ilgili bir şeyler yazmıştım. Yazının özü video oyunları sektöründeki büyük büyüme ve Old Republic'in bu büyük büyüme ivmesi içerisinde sektörü bir değişime uğratıp uğratamayacağıydı.

Aradan bir buçuk sene geçtikten sonra geçen yıl Aralık ayında Old Republic piyasaya çıktı. İlk üç gününde Old Republic 1 milyon sattı ve en hızlı büyüyen MMO ünvanını eline geçirdi. Nisan 2012'ye gelindiğinde 1.5 milyon civarında insan Old Republic oynuyordu. Oyun şubat ayı çivarında zirvesine ulaşmış ve 1.8 milyon aboneye erişmişti.

Oyuna ocak 2012'de 1.1 patch'i, nisan ayında 1.2 patch'i, haziran ayında 1.3 patch'i ve eylül ayında 1.4 patch'i yapıldı. Bu patch'ler küçük birer ek içerik paketiydi. Ama 1.2 patch'inden sonra oyunda neler oldu, sadece oyunun içindekilerin haberi oldu bundan. 

Nisan ayından sonra Old Republic için işler iyiye gitmemeye başladı, bu herkes tarafından biliniyordu. Mayıs ayında abone sayısının 1.3 milyon'a düştüğü açıklandı. Old Republic'in artık bir WOW Killer olmayacağı kesinleşmişti. Ağustos 2012'de ise EA Old Republic'in free-to-play modeline döneceğini açıkladı. Bu dönüş önümüzdeki hafta olacak, 15 Kasım'dan itibaren Old Republic ücretsiz olarak oynanabilecek. Oyunda Cartel Coin adı verilen bir para sistemi kullanılmaya başlanacak. Oyundaki tüm enteresan içeriğin bu para sistemine bağlanılması bekleniyor. Bu para sistemi de tabi ki gerçek parayla satın alınabilir olacak.

EA'in Old Republic için hedeflerinin büyük olduğunu, bu hedefleri tutturup tutturamayacağının koca bir soru işareti olduğunu zaten yazmıştım. Yani bu durum herkesi hayrete düşüren bir sürpriz olmadı. Old Republic oynayanlar tarafından ifade edilen, bu durumun "herkes tarafından bilinen ama açıkca ifade edilmeyen bir şeyin itirafı" olduğu. O da Old Republic'in hedefine ulaşamadığı. 

Aslında Old Republic'i ilk eline alan herkes bunu hissedip söylüyordu. Betasını oynarken benim de hislerim buydu. Çok güzel ve akıcı bir içerik sunulmuştu. WOW'un yapamadığı kadar oyun ile hikaye iç içe giydirilmişti. Seslendirmelerin her yerde kullanılması bu hissi veren en önemli bileşendi. 

Ama Old Republic'in insanların birincil olarak oynadıkları MMO olmayacağı her halinden belliydi. İlk seviyelerdeki ilginç ve merak uyandıran tasarım daha orta seviyelere gelmeden büyük bir hızla yavanlaşıyordu. Oyun adeta her noktada WOW'u geçmeye çalışmıştı ve bunu yaparken sadece ilk seviyelerde kendi olabilmişti. 

Ve en önemlisi Old Republic oynayan herkes niçin WOW'un bu pazarı domine ettiğini gördü, çünkü WOW bu işi 8 senedir yapıyordu ve yeni çıkabilecek hiç bir oyun bir günde WOW seviyesine gelemeyeceğinden WOW'u da geçemeyecekti. 

Gamasutra oyunun niçin çöktüğünün sebeplerini incelemiş Ağustos ayında çıkan bir yazıda : What Went Wrong with Star Wars: The Old Republic . Bu yazıda belirtilen en önemli sebep Old Republic'in tek oyuncu perspektifine daha çok hitap ettiği ve gereğinden çok iddialı olduğu. 

Sanırım bu yargılar haklı yargılar. Ama işin bir boyutu daha var gibi görünüyor, o da elektronik eğlence sektöründeki büyük düşüş.

İki buçuk sene önce link verdiğim yazıyı yazarken elektronik eğlence sektörü altın çağını yaşıyordu. GTA IV, CoD:MW2, World of Warcraft örnekleri üzerinden adeta bu büyük büyümenin Old Republic'in de büyük bir başarı olmasını sağlayacağını yazmıştım. Ama o günden bu güne çok şey değişti. Amerika ve Batı Avrupa ekonomik durgunluğun zirvesindeler ve işler özellikle Avrupa için daha iyiye gidecek gibi görünmüyor.  En başta bu olmak üzere bir çok etken yüzünden 2012'nin 2005'den beri en düşük video oyun satış rakamlarına sahip olacağı tahmin ediliyor. 

Bunda aslında birden fazla şeyin payı var. Sektör dışındaki ekonomik gelişmeler bu işin sadece bit boyutu. İnsanların tüketme güçleri bu sene reel olarak azaldı ve elektronik eğlence ihtiyaç piramidinde çok da yukarlarda değil. 

Ama bunun dışında sektördeki ciddi değişiklikler de böyle bir tabloya yol açtı desek herhalde yanlış olmaz. Bu konuda çok uzun yazmayacağım, sadece New York Times'dan bir yazıya bağlantı vereceğim : Gaming Faces Its Archenemy: Financial Reality . Bu yazıda oyun sektöründeki değişim, ekonomik durumlar, konsolların sektördeki egemenliği ve özellikle bu sene konsol piyasasında yaşanan geçiş dönemi durgunluğu masaya yatırılmış.

Tabi yazıda eksik olan bir şeyler de yok değil. Örnek olarak PS3'ün, Wii'nin ve Xbox 360'ın piyasaya çıkmasından önce niçin böyle bir durgunluk yaşanmadığı, niçin büyük bir güçle PS2, NGS ve Xbox oyunları yapılmaya devam edildiği üzerine pek gidilmemiş. 

Ama çok ciddi bir tespit de özellikle Amerika'da sanatsal yaratıcılığın bir düşüşte olduğu. Çok satan kitaplardan televizyon dizilerine kadar her şeyde bunun örneklerinin görülmeye başlandığı belirtiliyor yazıda. Kim bilir belki batı medeniyeti de bizdekine benzer yozlaşma ve ekonomik zorluklarla bezeli bir kültürel duraklama dönemine giriyor. Elektronik eğlence sektörünün durumu bu dönemin ilk belirtilerinden biri, Old Republic'in başına gelenler de elektronik eğlence sektöründe çalan ilk çanlar.

Edit: Activision hiç mi hiç alınmamış : Activision beats estimates by going big, focusing on retail hits

10 Kasım 2012

Leonard Cohen

The Fly

In his black armor
the house-fly marched the field
of Freia's sleeping thighs,
undisturbed by the soft hand
which vaguely moved
to end his exercise.

And it ruined my day --
this fly which never planned
to charm her or to please
should walk boldly on that ground
I tried so hard
to lay my trembling knees

(Let us Compare Mythologies 1956)

* * *

Song (I almost went to bed)

I almost went to bed
without remembering
the four white violets
I put in the button-hole
of your green sweater

and how I kissed you then
and you kissed me
shy as though I'd 
never been your lover

(The Spice-Box of Earth 1961)

* * *

The Rest is Dross

We meet at a hotel
With many quarters for the radio
surprised that we've survived as lovers
not each other's 
but lovers still
with outrageous hope and habits in the craft
which embarrass us slightly
as we let them be known
the special caress the perfect inflammatory word
the starvation we do not tell about
We do what only lovers can
make a gift out of necessity
Looking at our clothes
folded over the chair
I see we no longer follow the fashion
and we own our own skins
God I'm happy we've forgotten nothing
and can love each other
for years in the world

(Flowers for Hitler 1964)

1 Kasım 2012

Shuffle IX


IX.

Olan olmuştu artık, bunu düşündü. Ne istiyordu acaba. Kızdı bir an. Kime ya da neye kızdığını bilmiyordu. İnsanın hayatının bu kadar değişken olması onun kaderi miydi. Biraz önce kendini böyle tanımlamışken ayıptı kızması belki. Yine de bazen daha iyisini istiyordu işte. Zor kısım üzülmek, hayal kırıklıkları ya da kaybetmek değildi belki. Zor kısım her seferinde baştan başlamaktı.

Baştan başlamak da kolay olmuyordu. Ayakta durmak başka bir şey, ilerlemek başka bir şeydi belki de. Baştan başlamak ise ikisinden de farklıydı. Bir insan hiç olmamış gibi nasıl davranılırdı ki? Ya da başka bir insanı isteyince daha öncekileri unutmuş mu olurdun.

B. ile kurdukları şeyin yaşama şansı olmamasının en önemli sebebi belki geçmişe de geleceğe de ait olamamasıydı. Bilmiyordu o nasıl görmüştü. "Herhalde bu kadar karmaşık düşünceleri hiç olmamıştı onun" diye geçirdi içinden. Onun içinse önce geçmiş daha önemliydi. Bir çok şeyi kabullenip de B. ye döndüğünde de geleceğe bakacak halleri kalmamıştı galiba.

Gidip kapısına "I want you" desene diyordu sanki Dylan. Hayat herhalde hiç böyle ilerlemiyordu ama. Ne istiyordu ki gerçekten? Buna cevap verememesi tuhaftı. Belki onu o yüzden kaybetmişti. Belki her zaman bu yüzden kaybetmişti. Ona göre değildi istemek. İsterdi. Ama istediği için mücadele etmek hayatın basit gerçeği olarak öğretilmemişti ona.

Yavaş yavaş yaklaşıyordu X-ray cihazına. Tüm seyahat boyunca işlerin en yavaş ilerlediği bölümdü bu herhalde. Sıkılmıştı biraz. Kafasındaki herşeye rağmen. Belki kafasındakilerden sıkılmıştı esasında.

E T. neci acaba dedi içinden. O da benzer bir hikayeydi herhalde. İstemek istememek.

İstemeyi sevmemesinin sebebi sahip olmak konusunda biraz rahatsız olmasıydı herhalde. İnsanların sahip olmak için istediklerini görmüştü hep. İhtiyaçları olmayan eşyaların taksitlerini ödeyebilmek için çalışıp duran insanlar da bu kefedeydi, çok güzel ve arzulanan bir kadın olduğu için birini isteyen erkekler de. Önem vermediğini söylemişti bu tarz şeylere pek de. Ama hayat dönüyor muydu bu şekilde. Hayatın bir parçası olmamak için bir bahane miydi bu ya da.

Böyle de değil dedi içinden. B. için yaptıkları geldi aklına. Evinin önüne gidip onu aradığı geceyi düşündü. "Burada ne yaptığımı bilmiyorum" demişti. "Tam da olman gereken yerdesin" demişti o da. O gün anlamalıydı belki B.'nin onun hep ötesinde kalmak istediği o sınırın içinde olduğunu. Onun için esas olanın arzulanmak ve bundan aldığı güç olduğunu. Herkes için böyleydi. T. için de. Onun için de belki. Belki tüm herşeye bakışı çok bencilceydi. Ters taraftan onun davranışlarının da farkı yoktu. Bilemeyeceği bir şeydi bu.

Bütün bunlar iyi mi kötü mü anlayamıyordu. Ellerini kollarını bağlıyorlardı adeta. Ama yapabileceği her şeyi yaptığını bildiği için elleri kolları bağlanıyordu. Çok istemişti B.'yi. Yine de onun için yapabileceklerinin bir sınırı vardı. İstemesi yeterli değildi başından beri.

Belki bu yüzden artık iyice çekiniyordu istemeye de. T.'nin önüne ne var ne yok koymuştu ve susmuştu. İsteyecek cesareti yoktu. Olan cesaretini bu şekilde kullansa da bu bile pek iyi gitmemişti herhalde. Kızacak bir şey yoktu hiç, yine de aylardır başka bir dünyada yaşar olmuşlardı. Çok önemsemiyordu galiba. Durmadı bunun üstünde pek.

X-Ray sırası geldi. Çantasını ve saatini çıkardı, plastik leğenlerin içine koydu. X-ray'de önünde bir sürü çanta vardı. Sivil giyinimli bir adam şöyle bir baktı eşyalarına. "Diz üstü bilgisayarınız var mı?" diye sordu. "Aaa evet" dedi ve çantasına atıldı telaşla. Kafasında dönen şeylerden aklından çıkmıştı tamaman bilgisayar. Çantayı açtı ve çıkardı. Ayrı bir plastik leğene koydu. Adam gülümsedi "Size bakınca kesin bilgisayarınız olduğunu düşündüm" dedi. Adam acaba havayı yumuşatmak için mi bunu söyledi, yoksa nerdlüğünü yüzüne mi vuruyor bilemedi. Mahcupça gülümsedi.

X-rayden önce kendi geçti. Daha sonra da eşyaları. Bir an önce bu kalabalıktan çıkmak için sabırsızlanıyordu. Eşyalarını aldı. Bilgisayarını çantaya yerleştirdi tekrar. Gate'lerin bulunduğu alana doğru yürüdü. Geniş bir salon vardı. Her gate için ayrı alan ayrılmamıştı. Zaten bir güvenlik kontrolü daha olmadığından normal karşıladı bunu. Direk uçağa alınacaklardı.

Bir yere oturdu. Bilgisayarını açtı. Yeterince şarjı vardı, biraz aylaklık yapabilirdi bilgisayar başında. Bu şarkıları kaydetse miydim diye düşündü. Sonra gerek olmadığına karar verdi. Ipod last.fm'e senkronize olduktan sonra oradan alabilecekti.

Bob Dylan'ın ruhuna sahip olmak isterim diye geçirdi içinden şarkı nakarata girince. Belki de insan hayatında bir kişi sevmeli ve ona onu ne kadar istediğini tepeden tırnağa hissedeceği şekilde söyleyebilmeliydi. Ondan sonrasının pek bir önemi yoktu. Mühim olan ne söyleyeceği değildi hiç bir zaman, mühim olan dinlemendi.

Belki de bunun için güçlü değildi. Uzun zaman sonra bu günü güçlü olduğu bir gün olarak hatırlayacaktı. Hayat giderek daha iyi davranmıyordu hiç kimseye.

Şarkı biterken B.'ye bunları söyleseydim ne olurdu diye düşündü. Başka olasılıklar ne o zaman ne de şimdi önemli değildi B. konusunda. Ne istediği önemliydi o zaman. Şimdi o da önemsizdi.

2 Eylül 2012

Yaz Geçer


Tam yirmi yıl oldu yaz geçeli, bir kadırga denize açılalı, yaşlı bir kadın terastaki havluyu toplarken yalnız bir operanın son mısralarını mırıldanalı.

Terastaki Havlu

Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.
Sabahları ya da akşamüzerleri karşılaşıyorduk, ortak düş, ortak mutfak,
çekingen bir selamlaşma. Aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız, bu
ürpertiyordu beni; acemi, tutuk birkaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek
aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni. Işığın
azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu
birbirine.
Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik
ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda.
Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu.
Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi,
günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. İkimiz de yalnızdık
ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak
sahil kasabasında.
Oysa güneşin batışını izlemek gibi
kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler
Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz
dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki
çekim.
tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara
O akşam terastaydık gene. Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı,
uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları. Nedense her zamankinden başka
bakıyordun bana. Sonra usulca dedin ki:
"İlk kez bir erkeğin tenine dokunmak isteği duyuyorum içimde."

Benim için yaz başlamıştı.
"Dokun öyleyse" dedim.
Sustun. Uzun uzun baktık birbirimize. Kendine nasıl karşı koyduğun
okunuyordu yüzünün derinliklerinde. Sonra hiçbir şey söylemeden usulca
kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. Saatlerce orada, gecede ve o
terasta kaldım.
Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin
baktım. Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda
Bir daha hiç rastlamadım sana, hiçbir yerde hiçbir yazda
Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş
On üç yıl önce içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyormuş
sende?
Birden adını hatırlamadığımı fark ettim bu şiiri yazarken, ama
terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde

On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde
neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendime. Sonra anladım: Bir aşk birçok
aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

Yaz Geçer

Eylül 1992
Metis Yayınları

28 Nisan 2012

House M.D.


Çok sevdik onu. Hastalıklar, tedaviler, ameliyatlar, ilaçlar (vicodin dışında), teşhisler, tıbbi terimler ya da doktor hemşire kıyafetleri hiç dikkatimizi bile çekmedi. Doktorlu dizi asla seyretmem diyen ben iki yıldır yaladım bu dediğimi. Defalarca ağladık. Hasta bir insanın dramına ya da ölüme değil. Hayata. 

House hayatın zor söylenen yanlarını dile getirdi sekiz yıldır. Güçlü, egosu korkunç boyutlarda bir dahiydi o. Ama küçük bir çocuk gibiydi yalnız kalma fikri karşısında. Normal bir insandan tek farkı savunma mekanizmalarına değil, mantığına başvurmasıydı hep. Bunu da duygularını öldürmek için değil, hissettikleri ile hayatı birleştirebilmek için yaptı. 


İlişkileri hep tuhaftı onun. Hep kötü adamdı. Ama tanıdığımı çok kişiden iyiydi. Anlayamadık. Anlayamamamızın bizim ahlaki değerlerimizdeki eksiklerden kaynaklandığını iddia edeceğini biliyorduk. 

İnsanlar zayıftı. O da bunu sonuna kadar kullandı. Herkesten ilerde olduğu tek nokta IQ değildi. Herkesten ileride olduğu tek nokta zayıflıklarını kabul etmesiydi. 

En iyi House episode'ları listeleri şu an Internet'de her yerde uçuşuyor. İşte benim için en güzel House anları:

1. 1 x 21 - Three Stories - House bacağının hikayesini anlatır
2. 2 x 20/21 - Euphoria Pt. 1 & 2 - Bulaşıcı bir hastalık Foreman'ı etkileyince House'un takımındaki doktorlar arasındaki ilişkiler sorgulanır.
3. 3 x 12 - One Day, One Room - House bir tecavüz maduruyla hasta doktor ilişkisi dışına çıkarak insanca bir bağ kurar.
4. 4 x 01 - Alone - House yeni bir takım oluşturmak için 40 doktoru bir amfiye toplar.
5. 4 x 15/16 - House's Head/Wilson's Heart - House'un hatırlayamadığı bir gecenin hikayesi Wilson'ın kalbine kadar uzanır.
6. 5 x 23/24 - Under My Skin/Both Sides Now - House Vicodin yüzünden Amber'ın halisünasyonlarını görmektedir. Cuddy'nin yardımı House'u iyileştirdi sanırız ama iyice dibe vurur.
7. 6 x 08 - Teamwork - Chase'ın yaptığı ile yaşayamayacağını düşünen Cameron onu terk eder.
8. 6 x 10 - Wilson - Wilsom ameliyatında yanında olmasını isteyince House bunu reddeder. "Eğer ölürsen, yanlız kalırım" diye cevaplar. Wilson hiç bir şey söyleyemez. Narkoz verildiğinde son gördüğü House'un gözlem kısmından ona bakışları olur.
9. 6 x 19 - Open and Shut - House sütü buzdolabının içine değil de kapısına koyar.
10. 7 x 18 - The Dig - And the bitch is back!

7 Nisan 2012

Shuffle VIII



VIII.

Görevli şirin şirin gülümsedi. Pasaportunu aldı ve bilgisayardan adını aradı. "Ankara'ya devam edeceksiniz." dedi. "Evet, bavulumu Ankara'da alacağım değil mi?" dedi. İki uçuş kartını saatleri işaretleyerek verdi, bavulunun iç hatlara transfer edileceğini söyledi. Teşekkür etti ve bankodan ayrıldı. Hemen geçeyim gümrükten de öyle beklerim dedi. Güvenlik kontrolünün yapıldığı dar koridora doğru yöneldi. Uçuş kartı kontrolü kısmı karmakarışıktı. 6 kişilik ailesinin pasaportlarını ve uçuş kartlarını kontrol için görevliye veren kadın hangi çocuğun nerede olduğunu anlayıp görevliye de göstermeye çalışıyordu. Kenarda ayakta duran başka bir görevli bu gidişle kadının tüm çocuklarını bulmasının sonsuza kadar süreceğini anlayıp kadının yanından geçip yaklaştı. Uçuş kartına bakıp kadının yanından geçmesini sağladı. Kıvrılan bir koridor X-ray makinaları ve çanta kontrolüne açılyordu. Yavaş ilerleyen uzun bir sıra vardı.

Kulaklıklarını tekrar taktı. Bundan sonra ne gelecek acaba dedi. Gelen şarkı da öncekileri aratmadı. Güldü bu sefer. Bu kadarı da artık random'ın suyunun çıkartılmasıydı herhalde. B. ile birbirlerine sarılmış ağlarken bu şarkıyı dinledikleri geceye gitti.

Ne çok ağlamışlardı. Saçma olduğundan mıydı acaba tüm hikayelerinin. O gece B.'nin gözlerinde hırs vardı. Birini çok sevme ve çok kızma arasındaki o saçma ruh hali yani. Onun içinde ise mutluluk ve üzüntü arası bir şey vardı.

Mutluydu tekrar onun yanında olduğu için. Ama bir şeylerin doğru gitmeyeceği ilk günden belliydi herhalde. Onun korkusu vardı içinde. Korkuyordu biraz B.'den. Ona inanmayacağından ve huzur bulamayacaklarından. Bundan fazlasıyla korkuyordu.

Bencilceydi belki bu. Kendini B.'nin yerine koysa inanmaması şaşırtıcı değildi. Onu suçlayamazdı bu konuda. Zaten onu suçlayamayacağı için ona haftalarca dil döküp durmuştu. B.'nin çoktan başka bir dünyaya geçtiğini biliyordu. Ama zaten o da artık başka bir dünyadaydı.

İşin saçmalığı bu kadar kavga gürültü arasında olmasıydı her şeyin. Hayatımda artık çok bir şeyler görmeyeceğim, bir şeyler değişmeyecek herhalde dediği bir zamandan sonra olan bir sürü hayat değiştirici tecrübenin biriydi bu. Bir rüya gibiydi. Ama rüyadan uyanınca tüm hayatına farklı gözlerle bakmaya başlamıştı.

O değil de başka biri olsaydı aynı mı olurdu herşey diye çok sordu kendine o günden önce de, o günden sonra da. Pek fazla anlamıyordu etrafındaki insanlar, sadece belirli yönlerini görüp ona göre değerlendiriyorlardı. Anlatsa onunla geçirdiği aylar sonunda başka bir insan olduğunu, bunu da çok fazla anlamazlardı herhalde.

Acı acı gülümsedi yine. Bunların hepsini trajik buluyordu. Evrenin espri anlayışı sadece shuffle sırasında ortaya çıkmıyordu. Karşınıza sizi temelden değiştirecek bir insan çıkartıyor bazen ve her şeyin abstract bir düzeyde kalması için daha sonra o insanı çekip alıyordu hayatınızdan. Tesadüfler, ya da kader,  belki de kaos. Ama hayatta çok az şey istediği gibi oluyordu insanın.

Değişmişti çok onunla birlikte. O yokken de hissediliyordu bu değişiklik. Onunla ilgili alışkanlıkları, rutinleri değildi değişen. Hayatın bilmediği bir yanında gezmişti B. ile. Bu değiştirmişti hayatın rengini. O yüzden onu çok sevmişti. "Bize daha güzel hayat sunan insanlar kalbimizi istemesek de kazanırlar" diye geçirdi içinden. Kimi için bu para ya da seks kadar basit şeylerken onun için farklı bir sevme türü, hayata farklı bir bakış olmuştu.

Aslında B. için de aynıydı durum. O da hayatında görmediği bir alana geçtiği için sevmişti bu kadar. Ama o bu alanda olmak istemiyordu. B.'nin hayatı böyle gri alanlardan oluşamazdı. O biri onu sevsin ve hayat öyle akıp gitsin isterdi hep. O yüzden bu şarkıyı dinlerken hırs içindeydi. Gözleri "Niye o insan olmadın ki?" diyordu.

Sonrası da onun olmadığı bir insan olmaya çalışması ve B.'nin de ona sürekli bu şekilde yüklenmesi haliyle geçen aylardı. Onu suçlayamıyordu. Her zaman insan beklentilerine göre hareket ediyordu. Durup beklentilerini değiştirmek de herkeze göre değildi. Bir yerden sonra da "Gitme" diye yalvarmaya başlamıştı zaten. Ondan sonrası dibe kadar hızlı bir dalıştı.

Şimdiki ruh hali değildi bu. Hallerine çok uyan bir şarkıydı bu, ama değişen halleriydi. Artık bu dünyada yaşamıyordu. "Gitme" diyemiyordu artık. Umarsızlaşmıştı. Hala çok şey vardı içinde ona karşı ama birer gölgeydi herşey. Gerçek şarkılar geride kalmıştı.