29 Temmuz 2009

Jason ve Kızlar


- What's your favorite scary movie?
- Showgirls. Absolutely frightening. What's yours?

repliğinin arkasından Scream serisindeki favori kahramanımız Randy bir minibusun arkasına çekilir. Gözümüzden bir damla yaş gelir.

Randy yaşasaydı ve Friday 13th'i seyretseydi herhalde Showgirls yerine Friday 13th'i söylerdi. İyiki yaşamadı, iyiki görmedi. Ya da yaşadı mı bilemiyorum....

Tek bildiğim 13 Cuma diye bir şeyin varlığını bize öğreten filmin 30 sene sonra geldiği halin içler acısı olduğu. İnsanı kadın bedeninden, korku filmlerinden ve Jason'dan soğuttular. Hayret bir şey!

17 Mayıs 2009

Multiverse Belası


Hepsi onun suçu aslında!

1944'de (Superman'den 6 yıl sonra) doğdu. Uçabiliyordu. Kaçabiliyordu. Herşeyi yapabiliyordu. Gençti. Liseliydi. Süper güçleri olan köpeği bile vardı.

Tek sorun vardı. Süperman'in yapamadığı şeyleri bile yapıyordu!

Ve Multiverse belası hayatımıza girdi onunla.

Onun adı Superboy. Superman'in başarısı üzerine Siegel & Shuster onu yaratmayı düşündüler. DC ilk başta bu öneriyi reddetse de Robin'in başarısı üzerine Superboy projesini Siegel 2. Dünya Savaşında askerlik yaparken Shuster'in hikayeleri ve çizimleriyle hayata geçirdi.

Anafikir genç bir okuyucunun genç bir karakter ile daha kolay özdeşleşebileceği ve Superboy'un daha çok okuyucuyu kendine çekeceğiydi.

Fakat Superboy DC evrenine ilk devamlılık problemlerini de ekledi. Superman ilk sayılarda uçamamaktaydı. Fakat onun genç versyonu olması gereken Superboy uçuyordu. Bu belki de DC evreninde tutarlılığın korunma kaygısının kaybolmaya başladığı olaydı.

DC evreninde tutarlılık konusunda esas kan kaybı Silver Age ile başladı. 40'lı yıllarda albenisini kaybeden ve yayını durdurulan süper kahramanlar Silver Age'in başlamasıyla birlikte yenilenmiş versyonları ile tekrar yayın hayatına başladılar.

Aynı sorunu Marvel da yaşıyordu fakat Marvel bu soruna basit bir çözüm bulmuştu, Silver Age karakterleriyle Golden Age karakterlerini farklı kurgulayan Marvel benzerliklerin de tesadüfi olduğunu belirtiyordu. Örnek olarak Golden Age Human Torch yanma özelliği olan bir android'ken Silver Age Human Torch Fantastik Dörtlü'nün geçirdiği kazada güçlerini kazanan bir gençti.

DC ise bu basit çözüm yerine Multiverse kavramını ortaya attı. Yani Golden Age ve Silver Age'in aslında paralel evrenler olduğunu belirttiler.



Multiverse ilk bakışta çok zekice bir kavramdı. Hem değişik jenerasyonlara hitap eden ama birbirine benzer karakterler yaratmaya imkan veriyordu. Hatta bu karakterleri birbirleriyle etkileştirmek bile mümkün oluyordu!

Marvel ilk anda bu kavrama sıcak bakmadıysa onlar da 80'lerde çıkarttıkları yeni seriler için bu kavramı kullandılar. Gelin itiraf edelim, hangimiz Wolverine ile Jane Gray'in şehvetli bir gece geçirdiğini hayal etmedik. Çizgiroman sektörü de 80'lerde tam bu şekilde sınırları zorlamayı seviyordu. Multiverse bir çok fantaziyi tutarlılık konusunda kafa yormadan hayata geçirmeyi sağlıyordu.


Tabi Multiverse her derde deva değildi. Internet'in de olmadığı bir çağda, Multiverse bir çizgi roman dünyasında süper kahramanları anlayabilmek çok zor oluyordu. Her süperkahramanın 3-4 versyonu ortaya çıkmıştı, değişik evrenler arasında geçişler filan falan iyice olayı anlaşılmaz bir hale getiriyordu. Hem de yola çıkış amacı basitlikken.

DC Crisis on Infinite Earth serisiyle bu gidişe bir dur dedi. Tüm paralel evrenlerini yok etti. New Earth evreni oluştu ve "Bundan sonra herşey burada" dediler. Zaman zaman fantaziler için eski ve yokolmuş evrenlere gidiyorlardı. Multiverse sadece özel denemeler için bir atış alanıydı, mesela Frank Miller'ın The Dark Knight Returns evreni gibi.

Marvel kendini daha rahat hissetti her zaman Multiverse kavamıyla. Özellikle çok başarılı olan Ultimate serisi Marvel'ı bu alanda daha rahat ilerleyebileceğine ikna etti.

Multiverse kanıksandı insanlar tarafından ve çizgi roman külliyatında ayrılmaz bir kavram oldu.


Ama bunun çizgi roman dünyasından çıkıp da Star Trek evrenine girmesini hiç mi hiç beklemiyorduk.

Star Trek filminin hikayesinin ayrıntıları sır gibi gizleniyordu. Leonard Nimoy'un kadroda olduğunu öğrendiğimizden beri bir zaman yolculuğu olacağını biliyorduk. Alışıktı zaten Star Trek evreni uzay yolculuklarına, tarihin akışının değişmesine. Vice Admiral Kathyn Janeway ve Gabriel Bell belki de en çok hatırlanan örneklerdi.




Ve tabi ki Mirror Universe. Tabi Mirror Universe çok özel bir Multiverse'idi. Herşey basitçe tersine çevrilmişti.

Star Trek evreninde tüm zaman yolculuğu bölümlerinin, tüm paralel evrenlerin, herşeyin tek ortak paydası zamanda yapılacak herhangi bir değişikliğin ekranda gösterilen hiç bir şeyi çöpe atamayacağıydı. Zaman yolculuğu bölümleri genelde iki alternatif gelecekten birinin seçilmesi, ya da zaman çizgisinin aynı kalması ile sonuçlanıyordu.

Abrams ise tüm zaman çizgisini çöpe attı. Sinemadan çıktığımda filmin güzel mi çirkin mi olduğundan çok bunu düşünüyordum. 30 sezon süren diziler, 10 film ve bir o kadar da cannon ve non-cannon kitap, oyun vs. sanki hiç olmamıştı. Nero'nun dediği gibi, "Kaptan Kirk büyük bir adam sayılırdı, USS Enterprise'ın kaptanı olmuştu... Fakat bu başka bir hayattı."

Herşey başka bir hayattı artık.

Bir hafta geçti, hala karar veremedim. İyi mi oldu, kötü mü oldu. Sanırım hayal kırıklığımın en önemli sebebi derya deniz bir külliyatın artık üzerinde çok konuşulmayacak bir evrende kalması ve yeni evrenimizde elimizde sadece bir film olması.

Tabi bu Abrams ve Star Trek board (filmin yapımında tüm önemli kararları alan, Abrams, yazarlar ve yapımcılardan oluşan bir grup) için daha çok altın bir fırsat. DC'nin yaptığı gibi tüm continuity baggage'ı bir airlock'dan dışarı attılar.

Herşey olabilir artık.

Spock, Uhura ile Pon farr denemeleri yapıyorsa cidden herşey olabilir.

2011'de Star Trek'in 12. filmi vizyona girecek. Star Trek açılış haftasonunda yaptığı temiz 100 Milyon dolar ile, eleştirimenlerden ve izleyicilerden aldığı sağlam övgülerle açık ara yapılmış en başarılı Star Trek filmi oldu.

Tabi iyi sci-fi bekliyorduk, alabildik mi kesinlikle hayır. Külliyata ufaktan bir saygı duruşu bekliyorduk onu aldık ( Amiral Archer'ın köpeği, Kobayashi Maru, "I'm a doctor, not a physicist" repliği vs.) Aksiyon bekliyorduk (istekli olduğumuzdan değil, aksiyon sattığı için ve Star Trek evrenine bir ruh getireceği için) alabildik mi, fazlasıyla.

Sanırım itiraf etmek lazım... Star Trek Nemesis ile, Rick Berman'ın yavanlaşan vizyonu ile, tepetaklak gidiyordu ve ihtiyacı olan şeyi aldı.

Yine de...

... Vulcan yok olmasaydı olmaz mıydı?

29 Mart 2009

12 Eylül

Tarih Osmanlı İmparatorluğu'nun fethettiği ülkelerden ibaret değildir. Tarih bugüne nasıl geldiğimizi, neyin nasıl olduğunu ve neyin neden olmadığını açıklar bize. Bakmayı bilmek gerekir sadece...

Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı'nın yaptığı Demirkırat belgeseli 1989 senesinde, Adnan Menderes'in mezanının Devlet Mezarlığı'nda yapılan bir anıt mezara taşınması esnasında başlayan "Menderes ve Demokrat Parti" tartışmaları arasında yapılmıştı. O zamanlar Birand tecrübeli gazeteci, Dündar ise genç yardımcısıydı. Belgesel Atatürk'ün ölümü ile başlıyordu. İsmet İnönü ve tek parti dönemi, ilk çok partili seçimler ve 1950-1960 yılları arasındaki DP iktidarı bilinen ve bilinmeyen yönleriyle ele alınıyordu. Yassıada İdamları belgeselin son bölümünü oluşturuyordu.

Belgesel çok ses getirdi. Çünkü belgeler ve tanıklar üzerinden toplumsal hafızada unutulmakta olan ama Cumhuriyet tarihindeki bir çok önemli olayın geçtiği bir dönemi tarafsız ve insancıl bir gözle ele almıştı Birand, Dündar ve Çaplı.

Demirkırat'tan üç sene sonra aynı ekip bu sefer de 12 Mart sürecini belgesel haline getirdiler. Daha güncel bir dönem olması ve bir çok tanığın hala hayatta olması dolayısıyla Demirkırat'dan daha görsel yanı güçlü bir belgesel çıktı ortaya. Belgesel Demirkırat'ın bıraktığı yerden alıyor, 60'ları tüm karmaşık siyasi havasıyla, dünya ile birlikte Türkiye'de yükselen solun hikayesiyle, Talat Aydemir ve Harbiye'nin bu resimdeki yeriyle ve toplumsal barışın nasıl bozulmaya başladığını gözler önüne sererek ayrıntılarıyla işliyordu. Belgesel Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı ile sona eriyor, bu anlamda Demirkırat ile paralel bir kurgu izliyordu.

Bu belgesellerin son halkasını Birand'ın, Hikmet Bila ve Rıdvan Akar ile ortaya çıkardığı 12 Eylül belgeseli. Bu belgesel de 12 Mart süreci ve İsmet Paşa'nın ölümü ile başlıyor, 12 Eylül'e gidilen süreçte yaşananlar, ülkede süren adı konulmamış iç savaş tüm dehşetiyle ortaya konuluyor. Belgesel 1983 seçimlerinin sonunda Turgut Özal'ın başbakan olmasıyla sona eriyor.

İki şey çok acı aslında.

Biri cumhuriyet tarihi denilen dönemin en önemli tarihi kaynaklarının bu üç belgesel olması. Bu belgesellerin ele aldıkları noktalar ve cumhuriyet tarihi ile ilgili bir çok şey karanlık ve bilinmezliklerle dolu.

İkinci acı nokta ise Türkiye Cumhuriyetinin yakın tarihini anlatmaya soyunan bu belgesellerin aslında bir darbe belgeseli serisi olması. Tabi bu Birand'ın değil Türkiye'deki demokrasi anlayışının bir ayıbı.

Bu belgesellere DVD ve kitap olarak ulaşmanız mümkün.

Youtube üzerinde 12 Eylül belgeseli bölümleri yer almakta.

15 Mart 2009

Battlestar Galactica

Final

20 Mart 2009

07 Ocak 2009

Vadedilmiş Topraklarda


Bir insana ya da bir topluluğu zulmetmek vicdansızlıktır. Zulmedilen insanın ya da topluluğun bir gün zulmeden konumuna geçmesi ise dünyadaki en büyük vahşettir.

18 Aralık 2008

Issız Adam


Zaten gitmeyi istiyordum. Şimdiye kadar Irmak'ın yaptığı her filmi ya kaçırmıştım ya da ısınamayıp seyretmemiştim. Bir aksam karşılaştığım 20 senelik arkadaşımın "Issız Adam'a gittin mi?" diye sormasıyla farklı bir hal aldı bu istek. "Hayır" dedim. "Gitme" dedi, sustu. Birlikte çok film seyretmiştik geçen yıllarda. Bir filme gitmememi salık verdiği çok olmuştu. Ama böyle gizemli bir şekilde sadece "Gitme" demesi ilk defa gördüğüm bir şeydi. "Niye ki?" dedim merakla. "Bizim gibi tek başına yaşayan, yanlız hayatını sürdürmeye çalışan adamlar için resmen tokat gibi" dedi. Beklemiyordum böyle bir duygu. Gerçekten öyle miydi acaba diye ilk fırsatta kendimi sinemaya attım.

Evet gerçekten öyleydi. Irmak'ın filmi de gerçekten filmdeki yemek gibi. Her bir parçanın ayrı tadı var ve sanki tüm film aynı tadda (en azından olmaya çalışıyor)

Filmle ilgili beni en çok şaşırtan şeylerden biri aslında filmin bu kadar beğenilmiş olması oldu. Her zaman iki tip film olduğunu savundum sinemada: olabildiğince çok kişiye hitap eden filmler ve karakterleriyle özdeşleşebilenlere hitap eden filmler. Aslında bu tiplerin bir tanesinin tipik bir örneğini yapmak çok kolay. Ama esas zor olan bir tipte olup da öteki tipe de yakınsayan filmler yapmak. Yani genele hitap eden ama formul filmi olmayan filmler yapmak, ve benzer zorlukta belirli karakterle dayanan ama genele de bir tad verecek filmler yapmak. Issız Adam kesinlikle karakterlere girebilmeyi istiyor ön koşul olarak ama sanırım bu kadar beğenildiğine göre insanlara genele dair bir şeyler de söylüyor.

Sonuçta anlatılan hikaye o kadar basit ki. Ama aslında hiç de basit değil. Çünkü temelde anlatılan insanın sevgi, kendisi, çevresi ve hayatı arasında sıkışması. Irmak ilk alkışı burada hakediyor bence. Rafine bir lezzet sunuyor önümüze. Seyircisinden çok şey bekliyor. 25 yaş ile 30
yaş arasında ki farkı anlamasını bekliyor. 30 ile 35 arasındaki farkı da. Parayla seks ile severek seks arasındaki farkı anlamasını bekliyor. Hayal kırıklığına uğramak ile hayal kırıklığına uğrayacağını bile bile devam etmek arasındaki farkı anlamasını bekliyor. O yüzden film herkesin harcı değil aslında. Ama Irmak belirli bir ruh haline boğmaktan da kaçındığından seyircisini sanırım seyirci yine de bir bağ kurabiliyor filmle. Bu bağı kuramayanlar da filmin klişelerine, hangi filmlere benzediğine sardırıyor herhalde.

Aslında bu bağlamda Mike Nichols'ın Closer'ına çok da benziyor Issız Adam. Alper Dan'den çok da farklı değil. Tabi Closer'da ana tema tutku ve cinsellikken burada ego ve persona iliskisi. Ama temelde nasıl Dan'in tüm testesteron problemleri aslında kendinden kaynaklanıyorsa Alper'in tüm problemleri (gece Ada uyurken evden çıkıp da bir fahişenin kapısına dayanması dahil) kendinden kaynaklanıyor. Closer da bir çok insan için klişe herkesin herkesle yattığı bir film olmuştu. Ama Issız Adam da aldığı olumsuz tepkilerle benzer bir kadere mahkum oldu.

Hikayeyi anlatırken Irmak'ın şeçtiği yol ise pek alışık olduğumuz bir yol değil. Zor olanı yaparak Irmak temposu sürekli değişen bir bir kurguya yer veriyor. Bir an lirizmden nefes alamazken seyirci bir sonraki anda Alper'in sevisirken nasıl sertlikten hoşlandığını test ediyor. Bir an Alper'in patlayıp annesine bağırması ortamı gererken bir an sonra belki de annesine ömründe kimseye açamadığı şeyleri açmasına belki de ramak kalıyor. Ama Irmak bir çok yönetmenin yaptığı gibi belirli bir anda kilitli kalıp da seyircinin Alper'i o anla özdeşleştirmesine izin verip arkasından da "bakın böyle yönleri de varmış" dercesine bir sürü bağlantısız sahne sokuşturmuyor. Aslında o anların hepsi Alper. Annesine bağıran da, şef garsonunun çocuğu olacağını öğrenince sevinçten deliye dönen de, Ada'dan kaçmak isteyen de, Ada'dan bir an ayrılmak istemeyen de. Çağan Irmak ikinci alkışı da burada hakediyor. Filmdeki karakter ve ilişki kurgusu nerdeyse sinemayı aşan bir gerçeklik boyutuna ulaşıyor. Adeta Rus edebiyatı okuyor tadı alıyor insan zaman zaman.

Film Alper üstüne olsa da Ada'ya da ayrı bir parantez açmak lazım. Ada da Alper gibi iyi tasarlanmış. Ada kalıyor Alper'in bir tarafında. Çünkü aslında Ada Alper'i bağlayabilecek tek insan. Bu ruh eşi filan olduğundan değil. Ada Alper'e karşı kişiliğini ve sevgisini aynı anda
koruyacak cesarete ve güce sahip. Olabildiğince aşık ve kadın bir yandan da. Her özelliği de iyice işleniyor filmde. Alper'i değiştirmeye çalışmasından, sadece kadınlara özgü o şehve-utangaçlık-aşk karışımını tüm ilişkiye sindirmesinden, Alper'in Ada'yı ezmeyi deneyememesinden, sevmekten vazgeçmemesinden, bunların hepsinden bir şeyler çıkıyor.

Filmin belki de biraz sırıtan bir iki yeri duygusallığın ve lirizm'in altını çizdiği iç ses bölümleri ve Ada'nın uzun duygusal tiradları. Burada bir tercih yapmış Irmak bence ve bu sahneleri koyarak seyircinin aslında bu ikisi birbirini sevmemişti, kaybedince anladılar değerlerini sonucuna varmalarını önlemeye çalışmış. Buraları çıkarıp da daha realist ve daha duygusuz, sert bir ton yakalamasının da doğru olacağını sanmıyorum. Ama en azından buraları biraz daha yaratıcı bir şekilde filmin içine yedirebilirdi. Buralar zaman zaman da olsa Alper'in Alper olmaktan, Ada'nın da Ada olmaktan biraz çıktığı yerler. Bunu engelleyebilirdi.

Atmosfer konusanda bir şey söylemek lazım bi de. Alper de Ada da biraz alt kültür insanları. İstanbul da olmaları da tesadüf değil sanırım. Eski 45'likler de, yemek de filmdeki bir çok şey alt kültüre götürüyor bizi. Zaten bunun çok bilinçli olmadığını düşünmemek lazım. Öyle
olmasaydı Alper Tarsus da kalıp çocukluk arkadaşı gibi evlenirdi herhalde, Ada da kendini işe verirdi. Irmak burada da bir denge yakalamış aslında. Yani bu tip insanları ve böyle bir atmosferi her an görmüyoruz da ama uzak da olmadığı hissedebiliyor insan. Bir yandan hiç Alper gibi bir adama rastlamadım diyorsunuz bi yandan İstiklal'de yeterince dolaşsam belki diye geçiriyorsunuz içinizden...

Sonucta bir tokat yedik gerçekten. Ama bazen bu bile insanın tad almasına yol açıyor biraz kişisel muhasebe ile birlikte. Çağan Irmak'ı tebrik ediyorum. Dünyanın en güzel filmini de yapmamış tabi ama ömrümde izlediğim en karakterli ve en iyi düşünülmüş filmlerden birine imza atmış. Bu kadar basit bir konuyu, 3 ay gibi kısa bir zamanda çekerek bir sanat eseri çıkartmış ortaya. Bu yediğimiz tokadı da hafifletiyor, kişisel muhasebeyi de kafamızdan biraz atmamıza yardımcı oluyor ve de...

28 Ekim 2008

Sansür


Yasaların avukatların, savcıların ve hakimlerim oynadıkları bir tür oyunun kural kitabı olmaktan öteye gitmediği noktada hukuk ve adalet kayıplara karışıyor. Çünkü yasalar bir amaç için yapılır, bir amaç için yürütülür, bu amaç da toplumun iyiliğidir. Türkiye'de değil ama...

Hayata bakışımız o kadar küçük ki, zaten kimse düşünmedi Internet ile ilgili ilk yasal düzenlemenin Türkiye'yi bilişim toplumu olma yolunda ilerletecek, Internet'e destek verecek, e-dönüşüm'ü gerçekleştirecek bir atılım olacağını. Ama bu kadarını da beklemiyorduk.

Ama yasalar insanların kafasında varolduğu sürece anlamlıdır işte. Siz ne kadar herşeye bir yasa yapsanız da, bir gün öyle bir durum olur, öyle bir teknoloji çıkar, öyle bir şey gelir ki bırakın yasa yapmayı anlayamazsınız bile. Yasaların anlamı içinize sindiyse o anlaşılmaz şeyi bile etik ve adalet kavramı içerisinde değerlendirebiliriz hakimiyle, yasa koyucusuyla, vatandaşıyla. Ama yasalar ciltlenip kütüphaneye konulmak için yapıldığında aynen böyle durumla ortaya çıkar.

Günümüzde kitaplara, dergilere vs. bile böyle bir sansür uygulanmıyor. Ama bu sansür bambaşka bir dünya olan Internet'e uygulanmak isteniyor. Bu yasayı koyan, uygulamaya çalışan ve bu yasanın kötü yanlarını sömürmeye (exploit etmeye) çalışanlara bir haberim olacak, İnternet dünyanın şeklini değiştirmekte, anlayamasanız bile. Siz de ya "Korku İmparatorluğunu" korumak için değişime sonuna kadar karşı çıkarsınız ve selin önünde duran baraj konumuna düşersiniz ya da biraz kafalarınızı yenilersiniz ve takdirler kazanırsınız, seçim sizin.

Bu yasaklar, sansürler hakkında bir şey söyleyemeyeceğim, çünkü hiçbir tarafından tutulacak bir yanı yok. Ne sebeplerinin, ne yapılış şeklinin, hem de teknolojik olarak yasağin uygulanış biçiminin. Bazı kaynaklarda yazıldığı gibi gerçekten korsan televizyon yayınının blogger üzerinden yayınlanması gibi bir hadise varsa onun da savunulacak bir yanı yok. Bilmiyoruz bu işi galiba. Yok bir Internet kültürümüz.

Ama çözüm bu mu. Bu sadece "Korku İmparatorluğu" projesinin yeni bir perdesi.